<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Ditib Hakyolundayiz Forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.hakyolundayiz.net/</link>
		<description><![CDATA[Ditib Hakyolundayiz Forum - http://forum.hakyolundayiz.net]]></description>
		<pubDate>Fri, 10 Sep 2010 13:52:53 -0500</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[truecrypt]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1352</link>
			<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 06:36:47 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1352</guid>
			<description><![CDATA[truecrypt programını bulmamda yardımcı olabilir misiniz?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[truecrypt programını bulmamda yardımcı olabilir misiniz?]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Esas Merhamet Bazen Kaş Çatmaktır]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1351</link>
			<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 06:30:34 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1351</guid>
			<description><![CDATA[Merhamet; başkalarının durumu karşısında acıma ve gönül yufkalığı demektir. Îmânın göstergesidir. Kuvvetli îman sahipleri, bu duyguyu yoğun olarak yaşarlar. Nebevî lisanla: 
"Yeryüzündekilere merhamet edin ki; gökyüzündekiler de size merhamet etsin." buyrulmuştur. (Tirmîzî, Birr, 16) 
Başka bir deyişle, "Yaratandan ötürü yaratılanı sevmeliyiz." Zira gerçek merhamet; güçlü bir Allah sevgisinden kaynaklanır. Bu kâinâtta hiçbir şey boşuna ve gereksiz yaratılmamıştır. O hâlde bütün canlılara şefkat göstermek gerekir. Mü'min; gönlü îman ışığı ile parlayan, yani rahmet saçan bir kimsedir. 
Merhamet duygularının hızla erozyona uğradığı toplumumuzda, yaratılmış bütün canlılara acımak şöyle dursun; neredeyse anne-babanın çocuğuna, evlâdın anne-babasına karşı kalplerinin taş kesildiğine dâir sayısız hâdise ile karşılaşmaktayız. 
Yavrularımız, madde âlemine öylesine daldılar ki; yürekleri katılaştı, insânî duygularını hızla kaybetmeye başladılar. Sabahtan akşama kadar internetin başına oturup dünyada olup bitenlerden habersiz, vakitlerini hebâ eden nice çocuklar biliyorum. Bir tanıdığımızın oğlu, bütün zamanını bilgisayar başında geçiriyor. Hattâ bir gün annesi, çok hastalanıp içeride kıvranırken, delikanlının bundan bile haberi olmamış. Babaannesi gelip annesini doktora götürmüş. Hastahâneden geldiklerinde çocuk, hâlâ internette... Onların hâlini-hatırını bile sormayacak kadar katılaşmış kalbi... 
Peki; bu hâle nasıl geldik? Yavrularımız, neden bu kadar vurdumduymaz, acımasız ve maddeci oldular? 
Günümüz gençleri, hattâ çocukları bile ellerinde cep telefonu ya da bilgisayar; neredeyse bütün vakitlerini onlarla geçiriyorlar. Teknolojinin hayatımıza girmesi ile âile içi sevgi, muhabbet ve iletişim neredeyse sıfırlanmış; evde herkes kendi hâlinde, kimsenin kimseden haberi yok!.. Bizim îmânımız ne durumda, çocuklarımıza iyi birer örnek olabiliyor muyuz? Yoksa televizyon başında vakit geçirerek, ne hâlleri varsa görsünler deyip; daha sonra da onlardan insanlığa bir hizmet mi bekliyoruz? Hiç bu konuda kendimizi sorguladık mı acaba? 
Evlâdımızı yetiştirirken; onun hayat felsefesini oluşturan prensipleri neye göre belirliyoruz? Yumuşak bir hamur mesâbesinde, Rabbimizin bize emâneti olan yavrularımızın karakterini nasıl şekillendiriyoruz? Onları en iyi okullara gönderip, mevkî-makam sahibi olsun, hiç sıkıntı çekmeden güzel bir hayat sürsünler diye çabalarken; galiba esas verilmesi gereken insânî duyguları ve îmân hassasiyetini hep arka plâna attık!.. 
Bu, çocuklarımızı okuldan alalım, onları câhil bırakalım ve sadece Rabbimizin emir ve yasaklarını öğretelim, mânâsına gelmez. Evlâdımızı hem bedenen, hem rûhen beslemeliyiz. Hem dünyalarını, hem de âhiretlerini îmâr etmeliyiz. Dünyâlarını süsleyip bezerken, âhiretlerini harâbe hâline getirmemeliyiz. 
Yavrularımıza aşılamamız gereken insânî duyguların başında "merhamet" gelir. Merhamet eden insan, cömert olur, fedakâr olur, insanların iyiliğine çalışır. Merhametten mahrum insan, katı kalpli, vurdumduymaz, bencil, kibirli ve cimri olur. İnsanların yükünü çekmeye çalışmaz, bilâkis kendi yükünü insanların sırtına yüklemekten zevk alır. 
Öyleyse merhamet eğitimi, her şeyin başındadır. Bir kediyi sevmeyi öğretmek, bir hayvana şefkatle yiyecek vermek, bir çiçeği sulamaktan başlar merhamet... Bir çiçeği, bir hayvanı, bir ağacı sevemeyen insan, başka bir insanı da sevemez, ona da acıyamaz. Bütün bunlar, insana, başkasının yerine kendini koymayı öğretir. Acımayı, yaptığı iyilikten maddî karşılık beklememeyi... Bir yaşlının elinden tutan, bir bebeğin başını okşayan çocuk, merhamet mektebinde talebe olmuş demektir. 
Maalesef günümüzde hoyrat hayat, çocuklarımıza ve gençlerimize bencilliği öğretmektedir. Bugün kedilerin kuyruğuna teneke bağlayan çocuk, ileride kedi boğazlamaktan zevk alacak hâle gelebilir. Bugün sebepsiz hayvan öldüren, onun çektiği acıyı hissetmeyen, hattâ bundan zevk alan gençler, yarın gözünü kırpmadan insan öldürmeye kalkabilir. 
Bir de günümüzde başka birisine yapılan iyiliği, tabiri câizse "enâyilik" olarak gören bir zihniyet var. İnsanların kalplerini katılaştıran en büyük sebeplerden birisi bu!.. Kapıya gelen dilenciyi kovmak, yol kenarında bir şeyler satarak "helâlinden" para kazanmaya çalışan çocukları veya yaşlıları azarlamak doğru, onlara bir şeyler vermek enâyilik, öyle mi?! Peki, içlerinde gerçekten ihtiyaç sahibi olanlar ne yapsın?!.. İnsanların hor ve hakir bakışlarından kurtulmak için gece vakti evlere girip "alınteri" (!) ile başkalarının mallarını mı çalsınlar?! Bugün üç kuruş sadaka vermeyi enayilik görüp bundan yüz çevirenler, yarın malları-mülkleri ellerinden gidince ne yaparlar? * 
Âilelerde merhamet eğitimi, muhabbetten başlar. Çocuğunu kucağına alıp sevmeyen, onunla oturup konuşmayan, onun dertlerini dinlemeyen anne-babalar, âdeta çocukları ile kendi aralarına görünmez bir duvar inşâ ederler. Her fırsatta çocuklarını kendilerinden uzaklaştıran ve ancak böyle rahat (!) edip başını dinleyebilen anne-babalar, gün gelip çocukları, o duvarların arkasında kaldığında üzülmemelidirler. Aynı yukarıdaki misalde olduğu gibi, çocuğu "rahat etsin, mutlu olsun, aman ayak altında dolaşmasın, bilgisayarıyla meşgul olsun da ben de kendi işlerimi göreyim" düşüncesiyle bilgisayar veya internete hapseden ebeveynler, sonra "yavrumuz neden bizden bu kadar uzak" diye feryat etmemelidir!.. 
Yavrularımızın yaptığı her güzel davranışı takdir etmeli, onları ödüllendirmeliyiz ki; bu yönü güçlensin. Zira tenkit soldurur, takdir oldurur, yani olgunlaştırır. Fakat özellikle küçük yaşta, mümkün olduğunca, maddî ödülden sakınmalıyız ki; maddeci ve menfaatçi alışmasınlar. Onları mânevî yönden ödüllendirmeliyiz. Kucaklayıp öpmek veya birlikte onun hoşuna giden bir şeyi yapmak gibi... Çocukluğumda babam işten gelip beni kucağına alacak diye gözüm saatte kalırdı ve beni bundan mahrum bırakmasın diye onu üzmemeye gayret gösterirdim. 
Bir de bazı anneler, çocuklarına karşı aşırı şefkatlerinden dolayı, onların bütün işlerini halletme gayreti içindeler. İşte bu, onlara karşı en büyük merhametsizliktir. Yavrumuzun gücü yettiği her şeyi kendisinin yapmasına fırsat vermeliyiz. Çünkü insanın harekete ihtiyacı var. Yorulacak ki; vücudu güçlenecek. Gereğinden fazla koruyucu olmamalıyız. Onları yalnızca günahtan ve kötülüklerden sakındırmalıyız. Kıyamadığı için evlâdını sabah namazına kaldırmayan, çok zayıf olduğu için kocaman çocuğa oruç tutturmayan anneler bilirim. Hâlbuki yavrucağın bu ibâdetlere de ihtiyacı var!.. Çocuğunuzu gözünüzün önünde ateşe atsak buna dayanabilir misiniz? Bu, bir hastaya sırf canı yanmasın diye merhamet edip; onu şifaya kavuşturacak iğneden veya ilaçtan mahrum etmeye benzer. 
Evlatlarımızın hatalarını görmezden gelmek ve ört bas etmek de doğru bir davranış değildir. Onları uygun dille uyarıp, bu hareketlerinden vazgeçirmeye çalışmalıyız. Zira karşısına çıkacak herkes annesi değil ki; yanlışlarını görmezden gelsin. Onları hata yapmaya alışmaktan korumalı ve kusurlarını kabullenip bu hatalarını düzeltmeyi öğretmeliyiz. Böylece işlediği günahtan dolayı tevbe etmeye de alışır. Merhum Mûsâ Topbaş Hazretleri'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: 
"Yeri geldiğinde kaş çatmak, esas merhamettir." 
Ayrıca çocuklarımıza hayatı tozpembe gösterip; "biz çok sıkıntı çektik, onlar çekmesin!" diye önlerine her imkânı sunmak da onlara yapılabilecek kötülüklerin en büyüklerindendir. 
Bunun birinci sebebi; sizin her zaman onların yanında olacağınızın garantisi yoktur, onlar hayatın zorluklarına karşı kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenmelidirler. İkincisi; herkes onlara, sizin gibi davranmaz, çeşitli insanlarla karşılaşınca ne yapacaklarını bilmeliler. Üçüncüsü ise; acılar insanı olgunlaştırır, büyütür. Canın yanacak ki; rûhun güçlensin. Meyveleri olgunlaştıran da güneşin kavurucu sıcağı değil midir? Sıkıntıya düştüğümüz her ânı, Rabbimize yaklaşma vesilesi bilip, iyi değerlendirmeli; çocuğumuza da bu şekilde öğretmeliyiz. Yani "Aman yâ Rabbi!" diyebilmenin hazzını yaşatmalıyız. Zira bu dünya, rahat yeri değil. 
Çocuğun her dediğini kayıtsız-şartsız yapmak da merhametsizliktir. Çünkü dünyada kimin isteği her zaman ânında olur?! Böyle bir durum, çocukları nankörlüğe alıştırır. Sahip olmak için sabretmeyi bilmeyen, onun için çile çekmeyi göze alamayan çocuklar, hayat boyunca her şeye kolayca ulaşabileceklerini zannetmeye başlarlar. Hâlbuki hayatın böyle bir lüksü yoktur. Her şey hazır olup önünüze geldiğinde bile, lokmayı ağzınıza atıp çiğnemeniz gerekmektedir. Her şey emek karşılığıdır. Çalışmadan kolayca ulaşılan şeylerin kıymeti bilinmez. Çocuk sahip olmak için zorlanacak ki; elindekilerin değerini bilsin. 
Ayrıca çocuğumuzu Allah için hizmete teşvik etmeliyiz. Bunu engellemek ona yapılmış en büyük haksızlıktır. Çünkü bu dünyada Allah için yapılan işin lezzeti, hiçbir şeyde yoktur. Çocuk, hayır işlerinde gece-gündüz koşturuyor, yoruluyor ve hâlinden çok mutlu... Fakat anne-babası, ona kıyamadığı için: 
"-Boş ver oğlum, bırak bu işleri!.. Seni kullanıyorlar." diyerek çocuğunu kendi dilleriyle zehirliyorlar. Onun içindeki iyilik yapma heyecanını, insanlara duyduğu iyi niyeti tırpanlıyorlar. Unutmamak lâzımdır ki, Allah için hizmet eden, mahrum olmaz!.. 
Bir de yavrularımızı Allah dostlarıyla olmaya teşvik etmeliyiz. Onları sevdirmeli, sohbetlerden mahrum bırakmamalıyız. Çünkü yürekler su gibi, bulunduğu kabın şeklini alır. Çevre güzelse, insan da güzelleşir. 
Şefkatli anne-babaların yapacağı en önemli şeylerden biri de çocukları için hayır duâlar etmek, onların gönüllerinin kuvvetli bir îmân ve Allah sevgisiyle dolu olması için Rabbimize yalvarmak... 
Kısacası en merhametli anne-baba, evlâdını bu dünyanın zorluk ve sıkıntılarıyla başa çıkabilecek güçte yetiştirirken, onları âhiret imtihanına da en güzel şekilde hazırlayandır. 
Rabbim, cümlemizi kuvvetli îman sahibi, yüreği merhamet ve muhabbet dolu kullarından eylesin. Bizlere de merhamet sahibi hayırlı bir nesil yetiştirmeyi lûtfeylesin... Âmîn! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Merhamet; başkalarının durumu karşısında acıma ve gönül yufkalığı demektir. Îmânın göstergesidir. Kuvvetli îman sahipleri, bu duyguyu yoğun olarak yaşarlar. Nebevî lisanla: 
"Yeryüzündekilere merhamet edin ki; gökyüzündekiler de size merhamet etsin." buyrulmuştur. (Tirmîzî, Birr, 16) 
Başka bir deyişle, "Yaratandan ötürü yaratılanı sevmeliyiz." Zira gerçek merhamet; güçlü bir Allah sevgisinden kaynaklanır. Bu kâinâtta hiçbir şey boşuna ve gereksiz yaratılmamıştır. O hâlde bütün canlılara şefkat göstermek gerekir. Mü'min; gönlü îman ışığı ile parlayan, yani rahmet saçan bir kimsedir. 
Merhamet duygularının hızla erozyona uğradığı toplumumuzda, yaratılmış bütün canlılara acımak şöyle dursun; neredeyse anne-babanın çocuğuna, evlâdın anne-babasına karşı kalplerinin taş kesildiğine dâir sayısız hâdise ile karşılaşmaktayız. 
Yavrularımız, madde âlemine öylesine daldılar ki; yürekleri katılaştı, insânî duygularını hızla kaybetmeye başladılar. Sabahtan akşama kadar internetin başına oturup dünyada olup bitenlerden habersiz, vakitlerini hebâ eden nice çocuklar biliyorum. Bir tanıdığımızın oğlu, bütün zamanını bilgisayar başında geçiriyor. Hattâ bir gün annesi, çok hastalanıp içeride kıvranırken, delikanlının bundan bile haberi olmamış. Babaannesi gelip annesini doktora götürmüş. Hastahâneden geldiklerinde çocuk, hâlâ internette... Onların hâlini-hatırını bile sormayacak kadar katılaşmış kalbi... 
Peki; bu hâle nasıl geldik? Yavrularımız, neden bu kadar vurdumduymaz, acımasız ve maddeci oldular? 
Günümüz gençleri, hattâ çocukları bile ellerinde cep telefonu ya da bilgisayar; neredeyse bütün vakitlerini onlarla geçiriyorlar. Teknolojinin hayatımıza girmesi ile âile içi sevgi, muhabbet ve iletişim neredeyse sıfırlanmış; evde herkes kendi hâlinde, kimsenin kimseden haberi yok!.. Bizim îmânımız ne durumda, çocuklarımıza iyi birer örnek olabiliyor muyuz? Yoksa televizyon başında vakit geçirerek, ne hâlleri varsa görsünler deyip; daha sonra da onlardan insanlığa bir hizmet mi bekliyoruz? Hiç bu konuda kendimizi sorguladık mı acaba? 
Evlâdımızı yetiştirirken; onun hayat felsefesini oluşturan prensipleri neye göre belirliyoruz? Yumuşak bir hamur mesâbesinde, Rabbimizin bize emâneti olan yavrularımızın karakterini nasıl şekillendiriyoruz? Onları en iyi okullara gönderip, mevkî-makam sahibi olsun, hiç sıkıntı çekmeden güzel bir hayat sürsünler diye çabalarken; galiba esas verilmesi gereken insânî duyguları ve îmân hassasiyetini hep arka plâna attık!.. 
Bu, çocuklarımızı okuldan alalım, onları câhil bırakalım ve sadece Rabbimizin emir ve yasaklarını öğretelim, mânâsına gelmez. Evlâdımızı hem bedenen, hem rûhen beslemeliyiz. Hem dünyalarını, hem de âhiretlerini îmâr etmeliyiz. Dünyâlarını süsleyip bezerken, âhiretlerini harâbe hâline getirmemeliyiz. 
Yavrularımıza aşılamamız gereken insânî duyguların başında "merhamet" gelir. Merhamet eden insan, cömert olur, fedakâr olur, insanların iyiliğine çalışır. Merhametten mahrum insan, katı kalpli, vurdumduymaz, bencil, kibirli ve cimri olur. İnsanların yükünü çekmeye çalışmaz, bilâkis kendi yükünü insanların sırtına yüklemekten zevk alır. 
Öyleyse merhamet eğitimi, her şeyin başındadır. Bir kediyi sevmeyi öğretmek, bir hayvana şefkatle yiyecek vermek, bir çiçeği sulamaktan başlar merhamet... Bir çiçeği, bir hayvanı, bir ağacı sevemeyen insan, başka bir insanı da sevemez, ona da acıyamaz. Bütün bunlar, insana, başkasının yerine kendini koymayı öğretir. Acımayı, yaptığı iyilikten maddî karşılık beklememeyi... Bir yaşlının elinden tutan, bir bebeğin başını okşayan çocuk, merhamet mektebinde talebe olmuş demektir. 
Maalesef günümüzde hoyrat hayat, çocuklarımıza ve gençlerimize bencilliği öğretmektedir. Bugün kedilerin kuyruğuna teneke bağlayan çocuk, ileride kedi boğazlamaktan zevk alacak hâle gelebilir. Bugün sebepsiz hayvan öldüren, onun çektiği acıyı hissetmeyen, hattâ bundan zevk alan gençler, yarın gözünü kırpmadan insan öldürmeye kalkabilir. 
Bir de günümüzde başka birisine yapılan iyiliği, tabiri câizse "enâyilik" olarak gören bir zihniyet var. İnsanların kalplerini katılaştıran en büyük sebeplerden birisi bu!.. Kapıya gelen dilenciyi kovmak, yol kenarında bir şeyler satarak "helâlinden" para kazanmaya çalışan çocukları veya yaşlıları azarlamak doğru, onlara bir şeyler vermek enâyilik, öyle mi?! Peki, içlerinde gerçekten ihtiyaç sahibi olanlar ne yapsın?!.. İnsanların hor ve hakir bakışlarından kurtulmak için gece vakti evlere girip "alınteri" (!) ile başkalarının mallarını mı çalsınlar?! Bugün üç kuruş sadaka vermeyi enayilik görüp bundan yüz çevirenler, yarın malları-mülkleri ellerinden gidince ne yaparlar? * 
Âilelerde merhamet eğitimi, muhabbetten başlar. Çocuğunu kucağına alıp sevmeyen, onunla oturup konuşmayan, onun dertlerini dinlemeyen anne-babalar, âdeta çocukları ile kendi aralarına görünmez bir duvar inşâ ederler. Her fırsatta çocuklarını kendilerinden uzaklaştıran ve ancak böyle rahat (!) edip başını dinleyebilen anne-babalar, gün gelip çocukları, o duvarların arkasında kaldığında üzülmemelidirler. Aynı yukarıdaki misalde olduğu gibi, çocuğu "rahat etsin, mutlu olsun, aman ayak altında dolaşmasın, bilgisayarıyla meşgul olsun da ben de kendi işlerimi göreyim" düşüncesiyle bilgisayar veya internete hapseden ebeveynler, sonra "yavrumuz neden bizden bu kadar uzak" diye feryat etmemelidir!.. 
Yavrularımızın yaptığı her güzel davranışı takdir etmeli, onları ödüllendirmeliyiz ki; bu yönü güçlensin. Zira tenkit soldurur, takdir oldurur, yani olgunlaştırır. Fakat özellikle küçük yaşta, mümkün olduğunca, maddî ödülden sakınmalıyız ki; maddeci ve menfaatçi alışmasınlar. Onları mânevî yönden ödüllendirmeliyiz. Kucaklayıp öpmek veya birlikte onun hoşuna giden bir şeyi yapmak gibi... Çocukluğumda babam işten gelip beni kucağına alacak diye gözüm saatte kalırdı ve beni bundan mahrum bırakmasın diye onu üzmemeye gayret gösterirdim. 
Bir de bazı anneler, çocuklarına karşı aşırı şefkatlerinden dolayı, onların bütün işlerini halletme gayreti içindeler. İşte bu, onlara karşı en büyük merhametsizliktir. Yavrumuzun gücü yettiği her şeyi kendisinin yapmasına fırsat vermeliyiz. Çünkü insanın harekete ihtiyacı var. Yorulacak ki; vücudu güçlenecek. Gereğinden fazla koruyucu olmamalıyız. Onları yalnızca günahtan ve kötülüklerden sakındırmalıyız. Kıyamadığı için evlâdını sabah namazına kaldırmayan, çok zayıf olduğu için kocaman çocuğa oruç tutturmayan anneler bilirim. Hâlbuki yavrucağın bu ibâdetlere de ihtiyacı var!.. Çocuğunuzu gözünüzün önünde ateşe atsak buna dayanabilir misiniz? Bu, bir hastaya sırf canı yanmasın diye merhamet edip; onu şifaya kavuşturacak iğneden veya ilaçtan mahrum etmeye benzer. 
Evlatlarımızın hatalarını görmezden gelmek ve ört bas etmek de doğru bir davranış değildir. Onları uygun dille uyarıp, bu hareketlerinden vazgeçirmeye çalışmalıyız. Zira karşısına çıkacak herkes annesi değil ki; yanlışlarını görmezden gelsin. Onları hata yapmaya alışmaktan korumalı ve kusurlarını kabullenip bu hatalarını düzeltmeyi öğretmeliyiz. Böylece işlediği günahtan dolayı tevbe etmeye de alışır. Merhum Mûsâ Topbaş Hazretleri'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: 
"Yeri geldiğinde kaş çatmak, esas merhamettir." 
Ayrıca çocuklarımıza hayatı tozpembe gösterip; "biz çok sıkıntı çektik, onlar çekmesin!" diye önlerine her imkânı sunmak da onlara yapılabilecek kötülüklerin en büyüklerindendir. 
Bunun birinci sebebi; sizin her zaman onların yanında olacağınızın garantisi yoktur, onlar hayatın zorluklarına karşı kendi başlarının çaresine bakmayı öğrenmelidirler. İkincisi; herkes onlara, sizin gibi davranmaz, çeşitli insanlarla karşılaşınca ne yapacaklarını bilmeliler. Üçüncüsü ise; acılar insanı olgunlaştırır, büyütür. Canın yanacak ki; rûhun güçlensin. Meyveleri olgunlaştıran da güneşin kavurucu sıcağı değil midir? Sıkıntıya düştüğümüz her ânı, Rabbimize yaklaşma vesilesi bilip, iyi değerlendirmeli; çocuğumuza da bu şekilde öğretmeliyiz. Yani "Aman yâ Rabbi!" diyebilmenin hazzını yaşatmalıyız. Zira bu dünya, rahat yeri değil. 
Çocuğun her dediğini kayıtsız-şartsız yapmak da merhametsizliktir. Çünkü dünyada kimin isteği her zaman ânında olur?! Böyle bir durum, çocukları nankörlüğe alıştırır. Sahip olmak için sabretmeyi bilmeyen, onun için çile çekmeyi göze alamayan çocuklar, hayat boyunca her şeye kolayca ulaşabileceklerini zannetmeye başlarlar. Hâlbuki hayatın böyle bir lüksü yoktur. Her şey hazır olup önünüze geldiğinde bile, lokmayı ağzınıza atıp çiğnemeniz gerekmektedir. Her şey emek karşılığıdır. Çalışmadan kolayca ulaşılan şeylerin kıymeti bilinmez. Çocuk sahip olmak için zorlanacak ki; elindekilerin değerini bilsin. 
Ayrıca çocuğumuzu Allah için hizmete teşvik etmeliyiz. Bunu engellemek ona yapılmış en büyük haksızlıktır. Çünkü bu dünyada Allah için yapılan işin lezzeti, hiçbir şeyde yoktur. Çocuk, hayır işlerinde gece-gündüz koşturuyor, yoruluyor ve hâlinden çok mutlu... Fakat anne-babası, ona kıyamadığı için: 
"-Boş ver oğlum, bırak bu işleri!.. Seni kullanıyorlar." diyerek çocuğunu kendi dilleriyle zehirliyorlar. Onun içindeki iyilik yapma heyecanını, insanlara duyduğu iyi niyeti tırpanlıyorlar. Unutmamak lâzımdır ki, Allah için hizmet eden, mahrum olmaz!.. 
Bir de yavrularımızı Allah dostlarıyla olmaya teşvik etmeliyiz. Onları sevdirmeli, sohbetlerden mahrum bırakmamalıyız. Çünkü yürekler su gibi, bulunduğu kabın şeklini alır. Çevre güzelse, insan da güzelleşir. 
Şefkatli anne-babaların yapacağı en önemli şeylerden biri de çocukları için hayır duâlar etmek, onların gönüllerinin kuvvetli bir îmân ve Allah sevgisiyle dolu olması için Rabbimize yalvarmak... 
Kısacası en merhametli anne-baba, evlâdını bu dünyanın zorluk ve sıkıntılarıyla başa çıkabilecek güçte yetiştirirken, onları âhiret imtihanına da en güzel şekilde hazırlayandır. 
Rabbim, cümlemizi kuvvetli îman sahibi, yüreği merhamet ve muhabbet dolu kullarından eylesin. Bizlere de merhamet sahibi hayırlı bir nesil yetiştirmeyi lûtfeylesin... Âmîn! ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yemek İçin Yaşamak İçin Yemek]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1350</link>
			<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 06:24:45 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1350</guid>
			<description><![CDATA[Henüz küçük bir çocukken Ramazan Ayı'nda sahura kalktığımızda, büyüklerimiz tarafından bazı yiyecekleri özellikle yemeye teşvik edilirdik: 
"-Şunu ye ki, aç kalmayasın, bundan yersen tok tutar...' gibi telkinlerle ertesi gün yiyemeyeceğimiz iki öğünü, sahurda telâfî etmeye çalışırdık. 
Oruç, bir mânâsıyla "aç kalmayı anlayabilmek" demekken, bizim açlık korkusuyla midemizi tıka basa doldurmaya çalıştığımızı şimdilerde tebessümle hatırlıyorum. 
Bütün canlılar, yaratılışları îcabı, beslenmeye muhtaçtır. Canlılar arasında bu işi insan kadar abartan, maksadından saptıran başka bir varlık var mı bilmiyorum?! Gerçekten "acıkmadığı hâlde" yiyen, "acıkma ihtimaline karşı" yine yiyen, "aç kalma korkusuyla" sürekli yiyecek depolayan insanlardır. 
Dört büyük beyaz eşyadan üçü, yemek fiiline hizmet için üretiliyor. Buzdolabı, fırın ve bulaşık makinesinin, elimiz büyüklüğündeki mide organımız için çalıştığını düşünürsek, insanoğlunun bu işe ne kadar ehemmiyet verdiğini anlamış oluruz. 
Ev hanımlarının ne iş yaptığını sıralayanlar; önce yemek, bulaşık... diye saymaya başlayacaktır. Gerçekten de bir ev hanımı, zamanının büyük bir bölümünü mutfakta geçiriyor ve neredeyse kendisini buna mecbur hissediyor. Zira beslenme uzmanları, "üç ana" ve "üç ara" öğünün sağlıklı olduğundan, gün içinde çeşitli besin guruplarından yemenin gerekli olduğundan bahsediyorlar. 
"Kahvaltı, altın öğündür!"den başlayan ve neredeyse: 
"-Öğün atlamayın, ölürsünüz!.."e varan, durmadan yemeye teşvik eden telkinler bilinçaltımızda beslenmeyi birinci sıraya yerleştirirken, korkularımızın başına açlık korkusunu getiriyor. "Aç olan" bir tabak yemekle doyabilecekken, "açlık korkusu olan"a dünyaları verseniz yetmiyor. Oysa Yaratan Rezzak'tır, yaşattığı sürece rızkını kesmeyecektir. 
Günde üç öğün yeme alışkanlığının, Osmanlı âilesinde Tanzimât'tan sonra başlamış bulunması da oldukça düşündürücüdür. Bir Allah dostu, insanın açlıktan ölmeyeceğini anlatırken, acıkmanın çoğunlukla alışkanlıkla ilgili olduğunu da ilâve eder. 
Yine çoğunlukla ev hanımları tarafından tertip edilen "kabul günleri"ndeki israf boyutuna varan ikrâm çılgınlığı, ayrı bir beslenme sorunudur. Sürekli yumurta çırpıp fırına börek sürmekten, yeni târifler denemekten bıkan bazı hanımlar: 
"-Bir çeşit tatlı, bir çeşit tuzlu, bir de salata olsun yeter!.." tevâzûsuyla bir nebze kanaat sırrına ermişlerdir. 
"Az ye, az uyu, az konuş ve az gül!.." nasihati, kitap aralarında kalırken, can boğazdan gelmiyor, boğazdan gidiyor artık!.. Dengesiz beslenme, obezite, şeker, tansiyon gibi bilenen hastalıklar dışında, bugün sebebi bilinmeyen birçok hastalığın da temel sebebi maalesef... 
İnsanın maddî ve mânevî sağlığıyla ilgilenen tıp erbâbı, üst üste yemek yemenin vücutta zehirli maddelerin birikmesine sebep olduğunu, bunun da birçok hastalığın kaynağı olduğunu tesbit ediyorlar. Bu hastalıkların tedâvî yolu da tek kelime ile ifâde ediliyor: "Açlık"... 
Asr-ı saâdet halkının az hasta olmasının sebebi de sofraya acıkmadan oturmamaları ve doymadan kalkmalarıydı. Rasûlullâh'ın ümmeti için endişe ettiği göbek iriliğinin sebebi ise, sofraya acıkmadan oturmak ve doyduktan sonra kalkmayıp yemeğe devam etmek olabilir mi?! 
Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm'de: 
"Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz!" buyuruyor. 
Doyduktan sonra mideye gönderilen her lokma da israfın bir başka boyutu... İsraf edilen her lokmada, muhtaçların hakkı olduğu da unutulmamalıdır. 
Mide açlığını dert edinirken beynin ve kalbin açlığını görmezden gelmek ne acıdır!.. Fikir ve mâneviyattan mahrum, sadece nefsi tatmin için gayret etmek, dipsiz bir kuyuyu doldurmaya çalışmaya benzer. Oysa iki ayağı üzerinde duran insanın, doyurması gereken midesi, beyin ve yürekten sonra ancak üçüncü sıraya yerleştirilmiştir. 
Bir şey haddini aşınca, zıddına inkilab edermiş. Yaşamak için yiyeceğimize, âdeta yemek için yaşamaya başlayınca, mâsum bir fiil olan beslenme de haddini aşacak, maddî-mânevi birçok zarara sebep oluyor. Rabbimiz, cümlemizi yemenin âfetlerinden de muhafaza eylesin. 
Allah dostlarından birine: 
"-Neden bu kadar az yiyorsun?" diye sormuşlar. O da şöyle cevaplamış: 
"-Eğer Firavun aç olsaydı, tanrılık iddiasına kalkışmazdı."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Henüz küçük bir çocukken Ramazan Ayı'nda sahura kalktığımızda, büyüklerimiz tarafından bazı yiyecekleri özellikle yemeye teşvik edilirdik: 
"-Şunu ye ki, aç kalmayasın, bundan yersen tok tutar...' gibi telkinlerle ertesi gün yiyemeyeceğimiz iki öğünü, sahurda telâfî etmeye çalışırdık. 
Oruç, bir mânâsıyla "aç kalmayı anlayabilmek" demekken, bizim açlık korkusuyla midemizi tıka basa doldurmaya çalıştığımızı şimdilerde tebessümle hatırlıyorum. 
Bütün canlılar, yaratılışları îcabı, beslenmeye muhtaçtır. Canlılar arasında bu işi insan kadar abartan, maksadından saptıran başka bir varlık var mı bilmiyorum?! Gerçekten "acıkmadığı hâlde" yiyen, "acıkma ihtimaline karşı" yine yiyen, "aç kalma korkusuyla" sürekli yiyecek depolayan insanlardır. 
Dört büyük beyaz eşyadan üçü, yemek fiiline hizmet için üretiliyor. Buzdolabı, fırın ve bulaşık makinesinin, elimiz büyüklüğündeki mide organımız için çalıştığını düşünürsek, insanoğlunun bu işe ne kadar ehemmiyet verdiğini anlamış oluruz. 
Ev hanımlarının ne iş yaptığını sıralayanlar; önce yemek, bulaşık... diye saymaya başlayacaktır. Gerçekten de bir ev hanımı, zamanının büyük bir bölümünü mutfakta geçiriyor ve neredeyse kendisini buna mecbur hissediyor. Zira beslenme uzmanları, "üç ana" ve "üç ara" öğünün sağlıklı olduğundan, gün içinde çeşitli besin guruplarından yemenin gerekli olduğundan bahsediyorlar. 
"Kahvaltı, altın öğündür!"den başlayan ve neredeyse: 
"-Öğün atlamayın, ölürsünüz!.."e varan, durmadan yemeye teşvik eden telkinler bilinçaltımızda beslenmeyi birinci sıraya yerleştirirken, korkularımızın başına açlık korkusunu getiriyor. "Aç olan" bir tabak yemekle doyabilecekken, "açlık korkusu olan"a dünyaları verseniz yetmiyor. Oysa Yaratan Rezzak'tır, yaşattığı sürece rızkını kesmeyecektir. 
Günde üç öğün yeme alışkanlığının, Osmanlı âilesinde Tanzimât'tan sonra başlamış bulunması da oldukça düşündürücüdür. Bir Allah dostu, insanın açlıktan ölmeyeceğini anlatırken, acıkmanın çoğunlukla alışkanlıkla ilgili olduğunu da ilâve eder. 
Yine çoğunlukla ev hanımları tarafından tertip edilen "kabul günleri"ndeki israf boyutuna varan ikrâm çılgınlığı, ayrı bir beslenme sorunudur. Sürekli yumurta çırpıp fırına börek sürmekten, yeni târifler denemekten bıkan bazı hanımlar: 
"-Bir çeşit tatlı, bir çeşit tuzlu, bir de salata olsun yeter!.." tevâzûsuyla bir nebze kanaat sırrına ermişlerdir. 
"Az ye, az uyu, az konuş ve az gül!.." nasihati, kitap aralarında kalırken, can boğazdan gelmiyor, boğazdan gidiyor artık!.. Dengesiz beslenme, obezite, şeker, tansiyon gibi bilenen hastalıklar dışında, bugün sebebi bilinmeyen birçok hastalığın da temel sebebi maalesef... 
İnsanın maddî ve mânevî sağlığıyla ilgilenen tıp erbâbı, üst üste yemek yemenin vücutta zehirli maddelerin birikmesine sebep olduğunu, bunun da birçok hastalığın kaynağı olduğunu tesbit ediyorlar. Bu hastalıkların tedâvî yolu da tek kelime ile ifâde ediliyor: "Açlık"... 
Asr-ı saâdet halkının az hasta olmasının sebebi de sofraya acıkmadan oturmamaları ve doymadan kalkmalarıydı. Rasûlullâh'ın ümmeti için endişe ettiği göbek iriliğinin sebebi ise, sofraya acıkmadan oturmak ve doyduktan sonra kalkmayıp yemeğe devam etmek olabilir mi?! 
Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm'de: 
"Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz!" buyuruyor. 
Doyduktan sonra mideye gönderilen her lokma da israfın bir başka boyutu... İsraf edilen her lokmada, muhtaçların hakkı olduğu da unutulmamalıdır. 
Mide açlığını dert edinirken beynin ve kalbin açlığını görmezden gelmek ne acıdır!.. Fikir ve mâneviyattan mahrum, sadece nefsi tatmin için gayret etmek, dipsiz bir kuyuyu doldurmaya çalışmaya benzer. Oysa iki ayağı üzerinde duran insanın, doyurması gereken midesi, beyin ve yürekten sonra ancak üçüncü sıraya yerleştirilmiştir. 
Bir şey haddini aşınca, zıddına inkilab edermiş. Yaşamak için yiyeceğimize, âdeta yemek için yaşamaya başlayınca, mâsum bir fiil olan beslenme de haddini aşacak, maddî-mânevi birçok zarara sebep oluyor. Rabbimiz, cümlemizi yemenin âfetlerinden de muhafaza eylesin. 
Allah dostlarından birine: 
"-Neden bu kadar az yiyorsun?" diye sormuşlar. O da şöyle cevaplamış: 
"-Eğer Firavun aç olsaydı, tanrılık iddiasına kalkışmazdı."]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[evet fetvasi veren hoca efendiye dair]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1349</link>
			<pubDate>Thu, 19 Aug 2010 08:16:37 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1349</guid>
			<description><![CDATA[&#8220;EVET&#8221; propagandasında büyük gayret ve üstün hizmet madalyasını en fazla hak eden gazete, hiç kuşkusuz Zaman Gazetesi...


Gazetedeki mübarekler, maşallah &#8220;evet&#8221; için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.

İster eski ülkücü ol, ister yeni ateist...

İster Kürtçü ol, ister Türkçü...

İster detone ol, ister bülbül gibi şakı...

İster emekli asker ol, ister emekli savcı...

Yeter ki &#8220;evet&#8221; de...

&#8220;Evet&#8221; dediğin an, Zaman Gazetesi&#8217;nde manşetten ağırlanıyorsun.

* * *

&#8220;Evet&#8221; diyenlerin geçit resminde dün sıra, Konya&#8217;da ikamet eden bir &#8220;zat-ı muhterem&#8221;deydi.

Gazete, bu &#8220;muhterem kişi&#8221;yi şu sözlerle takdim ediyor:

&#8220;Abdullah Büyük Hoca Efendi...&#8221;

&#8220;Türkiye&#8217;nin sevilen ismi...&#8221;

&#8220;Kanaat önderi...&#8221;

Söz konusu &#8220;Abdullah Büyük Hoca Efendi&#8221;, bir tür &#8220;İslami açıdan evet demenin gerekliliği...&#8221; konulu bir fetva patlatıyor.

Diyor ki:

&#8220;Referandum günü sandığa gitmek yerine umreye gitmek büyük vebaldir.&#8221;

Breh... Breh... Breh...

Bakar mısınız fetvaya:

&#8220;Ey Müslüman! Referandumda evet demek, Kabe&#8217;yi ziyaret etmekten bile daha evladır.&#8221;

Görüyorsunuz değil mi?

&#8220;Evet&#8221; propagandasına din nasıl da alet ediliyor.

* * *

Ama asıl bomba işin şu kısmında:

Abdullah Büyük denilen zat, Vakit Gazetesi&#8217;nde yazdığı bir yazıda küçük bir kız çocuğunu taciz eden Vakit yazarı Hüseyin Üzmez&#8217;e hiç utanıp sıkılmadan açıkça ve pervasızca destek vermiş bir zattır.

Vakit&#8217;te yazdığı bir yazıda...

&#8220;Hüseyin Üzmez&#8217;e şimdi daha çok destek vermeliyiz. Bu işi yaptıysa bile Hüseyin Üzmez abimizdir&#8221; demiş, diyebilmiş adamdır.

Görüyor musunuz referandumdaki kerameti?

Tacizci destekçisi adam, &#8220;Evet&#8221; fetvası verdiği için &#8220;Türkiye&#8217;nin sevilen kanaat önderi hoca efendi&#8221; oluverdi.

Başımıza taş mı yağacak nedir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[&#8220;EVET&#8221; propagandasında büyük gayret ve üstün hizmet madalyasını en fazla hak eden gazete, hiç kuşkusuz Zaman Gazetesi...


Gazetedeki mübarekler, maşallah &#8220;evet&#8221; için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar.

İster eski ülkücü ol, ister yeni ateist...

İster Kürtçü ol, ister Türkçü...

İster detone ol, ister bülbül gibi şakı...

İster emekli asker ol, ister emekli savcı...

Yeter ki &#8220;evet&#8221; de...

&#8220;Evet&#8221; dediğin an, Zaman Gazetesi&#8217;nde manşetten ağırlanıyorsun.

* * *

&#8220;Evet&#8221; diyenlerin geçit resminde dün sıra, Konya&#8217;da ikamet eden bir &#8220;zat-ı muhterem&#8221;deydi.

Gazete, bu &#8220;muhterem kişi&#8221;yi şu sözlerle takdim ediyor:

&#8220;Abdullah Büyük Hoca Efendi...&#8221;

&#8220;Türkiye&#8217;nin sevilen ismi...&#8221;

&#8220;Kanaat önderi...&#8221;

Söz konusu &#8220;Abdullah Büyük Hoca Efendi&#8221;, bir tür &#8220;İslami açıdan evet demenin gerekliliği...&#8221; konulu bir fetva patlatıyor.

Diyor ki:

&#8220;Referandum günü sandığa gitmek yerine umreye gitmek büyük vebaldir.&#8221;

Breh... Breh... Breh...

Bakar mısınız fetvaya:

&#8220;Ey Müslüman! Referandumda evet demek, Kabe&#8217;yi ziyaret etmekten bile daha evladır.&#8221;

Görüyorsunuz değil mi?

&#8220;Evet&#8221; propagandasına din nasıl da alet ediliyor.

* * *

Ama asıl bomba işin şu kısmında:

Abdullah Büyük denilen zat, Vakit Gazetesi&#8217;nde yazdığı bir yazıda küçük bir kız çocuğunu taciz eden Vakit yazarı Hüseyin Üzmez&#8217;e hiç utanıp sıkılmadan açıkça ve pervasızca destek vermiş bir zattır.

Vakit&#8217;te yazdığı bir yazıda...

&#8220;Hüseyin Üzmez&#8217;e şimdi daha çok destek vermeliyiz. Bu işi yaptıysa bile Hüseyin Üzmez abimizdir&#8221; demiş, diyebilmiş adamdır.

Görüyor musunuz referandumdaki kerameti?

Tacizci destekçisi adam, &#8220;Evet&#8221; fetvası verdiği için &#8220;Türkiye&#8217;nin sevilen kanaat önderi hoca efendi&#8221; oluverdi.

Başımıza taş mı yağacak nedir]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İbret Verici Karar!]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1348</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:25:31 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1348</guid>
			<description><![CDATA[Türkiye'de başörtüsü yasağı üniversitelerde hâlâ sürerken, Kıbrıs Rum kesiminde bir ilkokul öğrencisinin okula başörtüsüyle gitmesine izin verdi. 

Gerekçe: Din özgürlüğü ve anayasanın verdiği haklar! Türkiye'de başörtüsü yasağı üniversitelerde hâlâ sürerken, Kıbrıs Rum kesiminde bir ilkokul öğrencisinin okula başörtüsüyle gitmesine &#8220;din özgürlüğü engellenemez&#8221; gerekçesiyle izin verildi. 

Rum Alithia gazetesinin haberine göre, Avrupa'dan gelen bir ailenin çocuğunun, eğitim aldığı okula başörtüsüyle gitmesi ülkede tartışma yarattı. 

Rum ana muhalefet Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) Milletvekili Kiriakos Haciyannis, söz konusu öğrencinin durumunu gündeme getirerek, hükümetin resmî politikası hakkında bilgi istedi. 

Rum Eğitim Bakanı Andreas Dimitriu ise bir açıklama yaparak, üniformalara okulların karar verdiğini, dinî inançların da anayasa tarafından koruma altına alındığını söyledi. Kıbrıs Rum yönetiminin dinî özgürlüğe saygı duyduğunu da belirten Dimitriu, bakanlığının tüm öğrencilerin insan haklarını korumakla yükümlü olduğunu, bu yüzden Haciyannis'e vereceği yanıtın, &#8220;dinî hoşgörünün tartışmaya açık olmadığı ve ebeveynlerin çocuklarını inançlarına göre yetiştirme haklarının ellerinden alınamayacağı&#8221; şeklinde olacağını kaydetti. 

timeturk]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türkiye'de başörtüsü yasağı üniversitelerde hâlâ sürerken, Kıbrıs Rum kesiminde bir ilkokul öğrencisinin okula başörtüsüyle gitmesine izin verdi. 

Gerekçe: Din özgürlüğü ve anayasanın verdiği haklar! Türkiye'de başörtüsü yasağı üniversitelerde hâlâ sürerken, Kıbrıs Rum kesiminde bir ilkokul öğrencisinin okula başörtüsüyle gitmesine &#8220;din özgürlüğü engellenemez&#8221; gerekçesiyle izin verildi. 

Rum Alithia gazetesinin haberine göre, Avrupa'dan gelen bir ailenin çocuğunun, eğitim aldığı okula başörtüsüyle gitmesi ülkede tartışma yarattı. 

Rum ana muhalefet Demokratik Seferberlik Partisi (DİSİ) Milletvekili Kiriakos Haciyannis, söz konusu öğrencinin durumunu gündeme getirerek, hükümetin resmî politikası hakkında bilgi istedi. 

Rum Eğitim Bakanı Andreas Dimitriu ise bir açıklama yaparak, üniformalara okulların karar verdiğini, dinî inançların da anayasa tarafından koruma altına alındığını söyledi. Kıbrıs Rum yönetiminin dinî özgürlüğe saygı duyduğunu da belirten Dimitriu, bakanlığının tüm öğrencilerin insan haklarını korumakla yükümlü olduğunu, bu yüzden Haciyannis'e vereceği yanıtın, &#8220;dinî hoşgörünün tartışmaya açık olmadığı ve ebeveynlerin çocuklarını inançlarına göre yetiştirme haklarının ellerinden alınamayacağı&#8221; şeklinde olacağını kaydetti. 

timeturk]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Diyanet, Kuran-ı Kerim&#8217;i hatalı ve noksan yayımlayan internet sitesini kapatabilecek.]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1347</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:23:04 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1347</guid>
			<description><![CDATA[Diyanet, Kuran-ı Kerim&#8217;in hatalı ve noksan yayımlandığı internet sitelerinin kapatılması için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı aracılığıyla mahkemelere başvurabilecek. Mahkeme kararıyla bu siteler kapatılabilecek. 
Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun&#8217;da yer alan ilgili hüküm, Resmi Gazete&#8217;de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 

Kanun&#8217;un 5. maddesinde, Diyanet bünyesinde kurulacak Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu&#8217;nun, Kuran&#8217;la ilgili yayınları takip edeceği belirtiliyor. 

Buna göre, kurul, hatalı ve noksan mushaf ve cüzler ile sesli, görüntülü Kur&#8217;an-ı Kerim yayınlarını tespit edip toplatılarak imhasına karar verebilecek. İnternet sitelerini de tarayacak olan Kurul, hatalı-noksan bilgiler bulunanlar içinTelekomünikasyon İletişim Başkanlığı&#8217;na başvurarak, kapatılmasını, engellenmesi isteyebilecek. Başkanlık da bu isteği, en yakın sulh hukuk mahkemesine götürecek. Mahkeme kararıyla söz konusu siteler engellenebilecek. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Diyanet, Kuran-ı Kerim&#8217;in hatalı ve noksan yayımlandığı internet sitelerinin kapatılması için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı aracılığıyla mahkemelere başvurabilecek. Mahkeme kararıyla bu siteler kapatılabilecek. 
Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun&#8217;da yer alan ilgili hüküm, Resmi Gazete&#8217;de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 

Kanun&#8217;un 5. maddesinde, Diyanet bünyesinde kurulacak Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu&#8217;nun, Kuran&#8217;la ilgili yayınları takip edeceği belirtiliyor. 

Buna göre, kurul, hatalı ve noksan mushaf ve cüzler ile sesli, görüntülü Kur&#8217;an-ı Kerim yayınlarını tespit edip toplatılarak imhasına karar verebilecek. İnternet sitelerini de tarayacak olan Kurul, hatalı-noksan bilgiler bulunanlar içinTelekomünikasyon İletişim Başkanlığı&#8217;na başvurarak, kapatılmasını, engellenmesi isteyebilecek. Başkanlık da bu isteği, en yakın sulh hukuk mahkemesine götürecek. Mahkeme kararıyla söz konusu siteler engellenebilecek. ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı&#8217;da Bayram]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1346</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:17:30 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1346</guid>
			<description><![CDATA[Osmanlılar, husûsiyle can ü gönülden bağlı bulundukları İslâm&#8217;ın kin ve garazı yasaklaması münâsebetiyle her cuma ve bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları affedip barışmaya vesîle hâline getirmişlerdir. Merhametlerinin muktezâsı olarak şahsî münâsebetlerde kin gütmeyip af yolunu tutmuşlardır.Villamont şöyle der:&#8220;...Her kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler.&#8221; * * *Du Loir şöyle der:&#8220;Türkler herhangi bir intikâm hissi beslemekten son derece çekinirler: Dînlerinin bu husûsa âid bir hükmü mûcibince cum&#8217;a namazına başlamadan önce düşmanlarını afvettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi hâlde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra ellerini başlarına götürüp «Bayramın mübârek olsun!» derler.&#8221; A. Ubicini de:&#8220;...Cum&#8217;a günleri veya bayram günleri bir baba, oğlunu elinden tutup dışarıda gezdirir. Adımlarını da çocuğun adımlarına göre ayarlar. Evlâdının yorulduğunu görürse, omuzlarına alır ya da bir aralık dinlendiği kahve pikesinde yanına oturtur. Onunla pek derin bir şefkatle konuşur. Çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip eder. Çocuğun yanında bulunan gençler ve ihtiyarlardan tiryaki olanlar sigaralarını bırakırlar, onlar da çocuğa gülümserler ve ileride millet ve memlekete faydalı bir kimse olması yolunda temennî ve teşvîklerini dile getirirler.&#8221; demektedir. * * * Mûsâ Topbaş Efendi, çocukluk yıllarında şâhid olduğu son Osmanlı toplumunun ahlâk, nizâm ve seciyyesini şu şekilde nakleder:&#8220;&#8230;O zamanlar Ramazan-ı Şerîf, sabırsızlıkla beklenir, kavuşunca da herkes, oruçlarını büyük bir zevk içinde tutarlardı. Teravih namazlarında câmîler hınca-hınç dolardı. Gayr-i müslimler bile anlayış gösterirler, müslümanlara hürmeten yemeklerini gizli yerlerdi. O demler, şimdi yapılan kaba, kalb kırıcı şakalar yerine duygulu, ince nükteli latîfeler yapılırdı. Meclislerde çaylar, kahveler, gül şerbetleri ve menba suları içilir, tarihi ibret verici menkıbeler anlatılır, salâhiyetli kimse tarafından şiirler okunurdu. Asık yüzlülük, saygısızlık ve nâdânlık yoktu. Herkes şendi, güleryüzlü ve neş&#8217;eli idi. Bayram ve kandil günlerine hürmet edilirdi. Bu mübârek günlerde herkes birbirini ziyâret eder, Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okunur, bu suretle birçok ev ve konaklar bu lâhutî nefhadan hisselerini alırlardı. Herkes hediyeleşirdi. Misâfirlere izzet ve ikrâm ile gönüller tatyîb edilirdi. Zarûret olmadan büyüklerin ve hürmete şâyân kimselerin yanında yüksek sesle konuşmak, çok ayıp ve nezâketsizlik sayılırdı. Çocuklar âilelerinden aldıkları terbiye îcâbı baş köşeye oturmazlardı. Balı, onun tadını bilmeyen kimselere nasıl tarif edemez isek, o günlerin de tasvirini yapamayız. Hulâsa o günler, bugün hayâl dahî edemeyeceğiniz lâhutî demlerdi, âlemlerdi.&#8221; ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Osmanlılar, husûsiyle can ü gönülden bağlı bulundukları İslâm&#8217;ın kin ve garazı yasaklaması münâsebetiyle her cuma ve bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları affedip barışmaya vesîle hâline getirmişlerdir. Merhametlerinin muktezâsı olarak şahsî münâsebetlerde kin gütmeyip af yolunu tutmuşlardır.Villamont şöyle der:&#8220;...Her kimin bir düşmanı varsa gidip ondan af dilemekle mükelleftir. Öteki de el öpmeden ve musâfaha da etmeden evvel affettiğini söylemek mecbûriyetindedir. Aksi takdirde bayramlarının mübârek olması mümkün değildir. Bu esasa riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık telâkkî edilirler.&#8221; * * *Du Loir şöyle der:&#8220;Türkler herhangi bir intikâm hissi beslemekten son derece çekinirler: Dînlerinin bu husûsa âid bir hükmü mûcibince cum&#8217;a namazına başlamadan önce düşmanlarını afvettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi hâlde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra ellerini başlarına götürüp «Bayramın mübârek olsun!» derler.&#8221; A. Ubicini de:&#8220;...Cum&#8217;a günleri veya bayram günleri bir baba, oğlunu elinden tutup dışarıda gezdirir. Adımlarını da çocuğun adımlarına göre ayarlar. Evlâdının yorulduğunu görürse, omuzlarına alır ya da bir aralık dinlendiği kahve pikesinde yanına oturtur. Onunla pek derin bir şefkatle konuşur. Çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip eder. Çocuğun yanında bulunan gençler ve ihtiyarlardan tiryaki olanlar sigaralarını bırakırlar, onlar da çocuğa gülümserler ve ileride millet ve memlekete faydalı bir kimse olması yolunda temennî ve teşvîklerini dile getirirler.&#8221; demektedir. * * * Mûsâ Topbaş Efendi, çocukluk yıllarında şâhid olduğu son Osmanlı toplumunun ahlâk, nizâm ve seciyyesini şu şekilde nakleder:&#8220;&#8230;O zamanlar Ramazan-ı Şerîf, sabırsızlıkla beklenir, kavuşunca da herkes, oruçlarını büyük bir zevk içinde tutarlardı. Teravih namazlarında câmîler hınca-hınç dolardı. Gayr-i müslimler bile anlayış gösterirler, müslümanlara hürmeten yemeklerini gizli yerlerdi. O demler, şimdi yapılan kaba, kalb kırıcı şakalar yerine duygulu, ince nükteli latîfeler yapılırdı. Meclislerde çaylar, kahveler, gül şerbetleri ve menba suları içilir, tarihi ibret verici menkıbeler anlatılır, salâhiyetli kimse tarafından şiirler okunurdu. Asık yüzlülük, saygısızlık ve nâdânlık yoktu. Herkes şendi, güleryüzlü ve neş&#8217;eli idi. Bayram ve kandil günlerine hürmet edilirdi. Bu mübârek günlerde herkes birbirini ziyâret eder, Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okunur, bu suretle birçok ev ve konaklar bu lâhutî nefhadan hisselerini alırlardı. Herkes hediyeleşirdi. Misâfirlere izzet ve ikrâm ile gönüller tatyîb edilirdi. Zarûret olmadan büyüklerin ve hürmete şâyân kimselerin yanında yüksek sesle konuşmak, çok ayıp ve nezâketsizlik sayılırdı. Çocuklar âilelerinden aldıkları terbiye îcâbı baş köşeye oturmazlardı. Balı, onun tadını bilmeyen kimselere nasıl tarif edemez isek, o günlerin de tasvirini yapamayız. Hulâsa o günler, bugün hayâl dahî edemeyeceğiniz lâhutî demlerdi, âlemlerdi.&#8221; ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[EYYÜB SABRI]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1345</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:11:31 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1345</guid>
			<description><![CDATA[Nefes alıp verdiğimiz bu hayat, acı-tatlı birçok hâdiseyle örülmüştür. Tatlı ve mesud günler çabucak geçip giderken, acı ve dertli günler insana hiç bitmiyormuş gibi gelir. Bu yüzden nedense insanlar, bütün günlerinin, aylarının, hatta ömürlerinin hep çilelerle dolu olduğunu düşünür ve sızlanıp dururlar. 
Oysa başımıza gelen bu musîbet ve belâlar da, "insan" olmamızdan ve bir "imtihan dünyası"nda yaşamamızdan kaynaklanmaktadır. 
Cenâb-ı Hak, îman edenle inkâr edeni, sabır ve şükür içinde rızâ gösterenle isyan ve nankörlük içinde bozgunculuk edeni birbirinden ayıracağını vaad etmiştir. Mülk Sûresi'nin ikinci âyetinde şöyle buyrulur: 
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır." 
O hâlde başımıza gelen sıkıntı ve felâketler, sebepsiz ve lüzumsuz değildir. Gerçekten bazı felâketlerin sebebi, bizim yaptığımız şahsî ve nefsânî hatalardır. Bazı felâketler de bizim, kalb cevherimizi saflaştırmak, üzerimizdeki toprakları silkeleyerek daha saf bir altın hâline dönüşmemiz için geçilen bir ateş çemberidir. 
Bu sebeple Rabbimiz, en sevdiği kullarını, en çetin imtihanlardan geçirmiş ve onların en yüce sabır, tevekkül ve teslimiyet hâllerini insanlara örnek göstermiştir. Meselâ Hazret-i İbrahim, biricik oğlu Hazret-i İsmail'i kurban etmek ile imtihan edilmiş, Hazret-i Yakub, en sevdiği oğlundan kırk yıl gibi uzun bir müddet ayrı kalmış, ona olan hasretinden ağlayarak gözlerini kaybetmiş, Hazret-i Yusuf, kardeşleri elinden öldürülmek üzere kuyulara atılmış, çirkin iftiralara mâruz kalarak zindanda yıllar geçirmiştir. 
Şüphesiz, sabır ve tevekkülü ile peygamberler arasında zirveleşen zâtlardan birisi de Hazret-i Eyyub -aleyhisselâm-'dır. 
Hazret-i Eyyûb, ömrünün başlangıcında zengin, ortasında fakir ve kimsesizdir; sonunda ise şükrü ve sabrının neticesinde ilâhî yardımla eski günlerine kavuşmuştur. Hazret-i Eyyûb'un imtihanı, bizler için çok büyük ibret, hikmet ve misaller ile doludur. 
Rasûlullah Efendimiz, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın sabrının şöyle methetmektedir: 
"Hazret-i Eyyûb, insanların en halîmi, en sabırlısı ve en çok gazabını (öfkesini) yeneni idi." (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 201) 
* * * 
Şimdi bu örnek hayata kısa bir göz atalım: 
Cenâb-ı Hâk, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın malı ve mülkünü telef edip onu imtihana tâbî tuttuğunda, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- Rabbine tevekkül ve teslimiyetle şöyle dedi: 
"-Mal ve mülkü, bana Rabbim vermişti. Şimdi de O aldı. Yegâne sahip O'dur! Dilerse verir, dilerse alır!..." 
Çocukları, birer birer ölmüştü. İnsanlar kendisini terk etmiş, hanımıyla birlikte yalnız yaşamaya başlamıştı. Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- malını kaybetmesi, çocuklarının bir zelzele neticesiyle ölmesi, aynı zamanda da evinin yıkılması hepsi imtihanlarının tecellisiydi. 
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın imtihanlarının en büyüğü, (Kur'ân-ı Kerim'de ismi belirtilmeyen) bir hastalıktı. Bu hastalığı, çok şiddetliydi. Şefkatli hanımı Rahîme Hâtun, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın hizmetini, benzeri olmayan içtenlikle ve severek yapıyordu. Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- her şeyin Rabbinden geldiğini ve bu hastalığın da bir imtihan olduğunu gâyet iyi biliyordu. Rabbinden gelen bu dermansız hastalığın şifasının, yine Rabbinden geleceğinin farkındaydı. Sabırla, Rabbine tevekkül ve şükür edâsı içerisindeydi. 
Zevcesi Rahîme Hâtun, geçimlerini temin için şehirdeki hanımlara iplik bükmekteydi. Bir ara efendisine: 
"-Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ'dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertleri Sen'den alsa!.." deyince Eyyûb -aleyhisselâm-: 
"-Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?" diye sordu. 
Rahîme Hâtun: 
"-Seksen yıl idi." dedi. 
Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb: 
"-Ey Rahîme! Şiddet ve belâ zamanı, sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ'ya şikâyet etmekten hayâ ederim. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken (râzı oluyoruz da), O'ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?!" dedi. 
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın hastalığı gün geçtikçe şiddetini arttırıyordu. Peygamberlik vazifesini yapmasına mânî olmaya başladığında, Rabbine şöyle duâ etti: 
"...Bana gerçekten hastalık isâbet etti. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!.." (Enbiyâ, 83) 
Bu arada Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek Cenâb-ı Hak'tan: 
"-Ey Eyyûb! Belâ verdim, sabrettin... Şimdi de tekrar sıhhat ve nîmet vereceğim!" haberi ile şu ilâhî emri getirdi: 
"Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!" (es-Sâd, 42) 
Eyyûb -aleyhisselâm-, ilâhî emir mûcibince ayağını yere vurdu. Hemen bir pınar fışkırdı. O da bu su ile yıkandı ve böylece mûcize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden kurtuldu. (Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 3, Erkam Yayınları) 
Âyet-i kerîmelerde geçen kelime ve cümlelere dikkat etmek lâzımdır. Enbiyâ Sûresi'ndeki âyete göre, Eyyub -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesini yapamaz duruma gelince, Cenâb-ı Hakk'a müracaat etmiş ve o müracatta da "hastalığın bitmesini" talep etmemiştir. Sadece kendi hâlini arz ederek, Allâh'ın rahmet ve lütfuna sığınmıştır. Çünkü O, zaten her hâlini, açığını ve gizlisini bilmektedir. 
Diğer bir husus da, hastalığın tedâvîsi hakkında gelen ilâhî emirdir. Bu ilâhî fermanda: 
"Ayağını yere vur!" diye emredilmesine dikkat etmek lâzımdır. Cenâb-ı Hak, âdeta yaratacağı ilâhî mûcize için bile kuldan bir hareket, gayret ve emek istemektedir. Bu da, tevekkül ve teslimiyetin nasıl olması gerektiği hususunda bize örnektir. İnsan, sebeplere sarılmakta kusur etmeyecek, oturup sâdece duâ etmekle yetinmeyecektir. Kul olarak kendisine düşenleri yerine getirdikten sonra, duânın îcâb ve kabul şartlarına da riâyet ederek hâlini Cenâb-ı Hakk'a arz edecektir. 
O, ne güzel bir peygamber ve ne sabırlı bir kuldu. Allah, O'nun yüce ahlâk ve hâlinden bizlere de hisseler nasip eylesin. Âmin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Nefes alıp verdiğimiz bu hayat, acı-tatlı birçok hâdiseyle örülmüştür. Tatlı ve mesud günler çabucak geçip giderken, acı ve dertli günler insana hiç bitmiyormuş gibi gelir. Bu yüzden nedense insanlar, bütün günlerinin, aylarının, hatta ömürlerinin hep çilelerle dolu olduğunu düşünür ve sızlanıp dururlar. 
Oysa başımıza gelen bu musîbet ve belâlar da, "insan" olmamızdan ve bir "imtihan dünyası"nda yaşamamızdan kaynaklanmaktadır. 
Cenâb-ı Hak, îman edenle inkâr edeni, sabır ve şükür içinde rızâ gösterenle isyan ve nankörlük içinde bozgunculuk edeni birbirinden ayıracağını vaad etmiştir. Mülk Sûresi'nin ikinci âyetinde şöyle buyrulur: 
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır." 
O hâlde başımıza gelen sıkıntı ve felâketler, sebepsiz ve lüzumsuz değildir. Gerçekten bazı felâketlerin sebebi, bizim yaptığımız şahsî ve nefsânî hatalardır. Bazı felâketler de bizim, kalb cevherimizi saflaştırmak, üzerimizdeki toprakları silkeleyerek daha saf bir altın hâline dönüşmemiz için geçilen bir ateş çemberidir. 
Bu sebeple Rabbimiz, en sevdiği kullarını, en çetin imtihanlardan geçirmiş ve onların en yüce sabır, tevekkül ve teslimiyet hâllerini insanlara örnek göstermiştir. Meselâ Hazret-i İbrahim, biricik oğlu Hazret-i İsmail'i kurban etmek ile imtihan edilmiş, Hazret-i Yakub, en sevdiği oğlundan kırk yıl gibi uzun bir müddet ayrı kalmış, ona olan hasretinden ağlayarak gözlerini kaybetmiş, Hazret-i Yusuf, kardeşleri elinden öldürülmek üzere kuyulara atılmış, çirkin iftiralara mâruz kalarak zindanda yıllar geçirmiştir. 
Şüphesiz, sabır ve tevekkülü ile peygamberler arasında zirveleşen zâtlardan birisi de Hazret-i Eyyub -aleyhisselâm-'dır. 
Hazret-i Eyyûb, ömrünün başlangıcında zengin, ortasında fakir ve kimsesizdir; sonunda ise şükrü ve sabrının neticesinde ilâhî yardımla eski günlerine kavuşmuştur. Hazret-i Eyyûb'un imtihanı, bizler için çok büyük ibret, hikmet ve misaller ile doludur. 
Rasûlullah Efendimiz, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın sabrının şöyle methetmektedir: 
"Hazret-i Eyyûb, insanların en halîmi, en sabırlısı ve en çok gazabını (öfkesini) yeneni idi." (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 201) 
* * * 
Şimdi bu örnek hayata kısa bir göz atalım: 
Cenâb-ı Hâk, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın malı ve mülkünü telef edip onu imtihana tâbî tuttuğunda, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- Rabbine tevekkül ve teslimiyetle şöyle dedi: 
"-Mal ve mülkü, bana Rabbim vermişti. Şimdi de O aldı. Yegâne sahip O'dur! Dilerse verir, dilerse alır!..." 
Çocukları, birer birer ölmüştü. İnsanlar kendisini terk etmiş, hanımıyla birlikte yalnız yaşamaya başlamıştı. Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- malını kaybetmesi, çocuklarının bir zelzele neticesiyle ölmesi, aynı zamanda da evinin yıkılması hepsi imtihanlarının tecellisiydi. 
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın imtihanlarının en büyüğü, (Kur'ân-ı Kerim'de ismi belirtilmeyen) bir hastalıktı. Bu hastalığı, çok şiddetliydi. Şefkatli hanımı Rahîme Hâtun, Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın hizmetini, benzeri olmayan içtenlikle ve severek yapıyordu. Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm- her şeyin Rabbinden geldiğini ve bu hastalığın da bir imtihan olduğunu gâyet iyi biliyordu. Rabbinden gelen bu dermansız hastalığın şifasının, yine Rabbinden geleceğinin farkındaydı. Sabırla, Rabbine tevekkül ve şükür edâsı içerisindeydi. 
Zevcesi Rahîme Hâtun, geçimlerini temin için şehirdeki hanımlara iplik bükmekteydi. Bir ara efendisine: 
"-Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ'dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertleri Sen'den alsa!.." deyince Eyyûb -aleyhisselâm-: 
"-Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?" diye sordu. 
Rahîme Hâtun: 
"-Seksen yıl idi." dedi. 
Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb: 
"-Ey Rahîme! Şiddet ve belâ zamanı, sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ'ya şikâyet etmekten hayâ ederim. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken (râzı oluyoruz da), O'ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?!" dedi. 
Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-'ın hastalığı gün geçtikçe şiddetini arttırıyordu. Peygamberlik vazifesini yapmasına mânî olmaya başladığında, Rabbine şöyle duâ etti: 
"...Bana gerçekten hastalık isâbet etti. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!.." (Enbiyâ, 83) 
Bu arada Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek Cenâb-ı Hak'tan: 
"-Ey Eyyûb! Belâ verdim, sabrettin... Şimdi de tekrar sıhhat ve nîmet vereceğim!" haberi ile şu ilâhî emri getirdi: 
"Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!" (es-Sâd, 42) 
Eyyûb -aleyhisselâm-, ilâhî emir mûcibince ayağını yere vurdu. Hemen bir pınar fışkırdı. O da bu su ile yıkandı ve böylece mûcize olarak iç ve dış hastalıklarının hepsinden kurtuldu. (Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 3, Erkam Yayınları) 
Âyet-i kerîmelerde geçen kelime ve cümlelere dikkat etmek lâzımdır. Enbiyâ Sûresi'ndeki âyete göre, Eyyub -aleyhisselâm- peygamberlik vazifesini yapamaz duruma gelince, Cenâb-ı Hakk'a müracaat etmiş ve o müracatta da "hastalığın bitmesini" talep etmemiştir. Sadece kendi hâlini arz ederek, Allâh'ın rahmet ve lütfuna sığınmıştır. Çünkü O, zaten her hâlini, açığını ve gizlisini bilmektedir. 
Diğer bir husus da, hastalığın tedâvîsi hakkında gelen ilâhî emirdir. Bu ilâhî fermanda: 
"Ayağını yere vur!" diye emredilmesine dikkat etmek lâzımdır. Cenâb-ı Hak, âdeta yaratacağı ilâhî mûcize için bile kuldan bir hareket, gayret ve emek istemektedir. Bu da, tevekkül ve teslimiyetin nasıl olması gerektiği hususunda bize örnektir. İnsan, sebeplere sarılmakta kusur etmeyecek, oturup sâdece duâ etmekle yetinmeyecektir. Kul olarak kendisine düşenleri yerine getirdikten sonra, duânın îcâb ve kabul şartlarına da riâyet ederek hâlini Cenâb-ı Hakk'a arz edecektir. 
O, ne güzel bir peygamber ve ne sabırlı bir kuldu. Allah, O'nun yüce ahlâk ve hâlinden bizlere de hisseler nasip eylesin. Âmin.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[doguda görev yapan doktorun mektubu]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1344</link>
			<pubDate>Mon, 19 Jul 2010 04:48:09 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1344</guid>
			<description><![CDATA[
[URL=http://www.facebook.com/album.php?aid=184385&#x26;id=198191523722&#x26;ref=nf target=""&#93;Doğuda Görev Yapan Doktorun Mektubu ! Paylaşım Rekoru Kırıyor[/URL&#93;
Doktor ; S.HAKYEMEZ ;

Burada halk aşırı şımartılmış. İnsanların işini halletmeyince ya kaymakama gidi
...
yor, ya da &#8220;Ben PKK'lıyım, seni vururum&#8221; diye tehdit ediliyoruz. Can ve mal güvenliğimiz sıfır. Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor.
Herkese ayda 150 TL çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren de mama ve bez parası ödeniyor.
Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor.
O çocuklar ne yapıyor peki? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde PKK bayrakları ile DTP mitingine gidiyor. Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya).
Bu yardımda sadece beyana
bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van'da dağıtılan paraya bakınca, göl bile tarım arazisine sayılsa
az gelir. Her cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.
Buralarda tek vergi verenler devlet memurları... İnsan içinden ve de dışından lanetler okuyor. 
(Bu yazıyı herkese dağıtın, bilinsin. Neden terör de bitmiyor daha iyi anlaşılır sanırım. Terör biterse bu insanlar çalışmak zorunda kalabilir, devlet denetimini daha iyi yapabilir... İsterler mi bu rantın bitmesini!)
Sevgiyle kalın!

Ekleyen::
Mehmetçik]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[
[URL=http://www.facebook.com/album.php?aid=184385&id=198191523722&ref=nf target=""]Doğuda Görev Yapan Doktorun Mektubu ! Paylaşım Rekoru Kırıyor[/URL]
Doktor ; S.HAKYEMEZ ;

Burada halk aşırı şımartılmış. İnsanların işini halletmeyince ya kaymakama gidi
...
yor, ya da &#8220;Ben PKK'lıyım, seni vururum&#8221; diye tehdit ediliyoruz. Can ve mal güvenliğimiz sıfır. Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor.
Herkese ayda 150 TL çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren de mama ve bez parası ödeniyor.
Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor.
O çocuklar ne yapıyor peki? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde PKK bayrakları ile DTP mitingine gidiyor. Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya).
Bu yardımda sadece beyana
bakıyorlar. Adam 5'i 50 yazdırabiliyor. Van'da dağıtılan paraya bakınca, göl bile tarım arazisine sayılsa
az gelir. Her cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.
Buralarda tek vergi verenler devlet memurları... İnsan içinden ve de dışından lanetler okuyor. 
(Bu yazıyı herkese dağıtın, bilinsin. Neden terör de bitmiyor daha iyi anlaşılır sanırım. Terör biterse bu insanlar çalışmak zorunda kalabilir, devlet denetimini daha iyi yapabilir... İsterler mi bu rantın bitmesini!)
Sevgiyle kalın!

Ekleyen::
Mehmetçik]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[mirac kandili kutlu olsun.]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1343</link>
			<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 05:45:13 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1343</guid>
			<description><![CDATA[ 
tüm islam aleminin mirac kandili mubarek olsun nice kandil görmeyi cc allah nasip etsin  islam alemine ve tüm dünyaya baris huzur nasip etsin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ 
tüm islam aleminin mirac kandili mubarek olsun nice kandil görmeyi cc allah nasip etsin  islam alemine ve tüm dünyaya baris huzur nasip etsin.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[seyh sait ayaklandirmasi arka plani.]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1342</link>
			<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 04:39:01 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1342</guid>
			<description><![CDATA[Şeyh Sait Ayaklandırması Arka Planı - 80 Yıl Suçlaması Palavrası - Tarihsel Süreç... 


Zamanın emperyalizmin, 1. Şark Meselesi, kapitülasyonlarla emperyalist devletlere verilen siyasi, iktisadi, adli imtiyazlar. Ardından borçlanmaların getirdiği Düyun-u Umumiye İdaresi. Yani Osmanlı İmparatorluğu Devleti'nin bütün maliyesine yabancıların el koymaları. Ardından, 1. Şark Meslesi dahilinde çıkartılan 1. Dünya Savaşı. Ardından 30 Ekim 1918 Mondros Teslimiyet Anlaşması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve tarih sahnesinden çekilişi. 

1- ETNİK SİYASET VE KÜRTÇÜLÜK... 

Bu süreçler içinde emperyalizmin etnik siyaseti ve kışkırtmaları aynı süreç içinde siyasal Kürtçülük kartını zamanın emperyalizmini kullanmaya başlamış. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde ilk siyasi Kürtçülük hareketi Tanzimat-ı Hayriye ile başlamıştı. O süreç sırasında "kafasızlığından boş Herif denilen Stokholm Şerifi Kürt Şerif Paşa" İsviçre'de ilk Kürtçülük teşkilatını kurmuştur. O sırada bugünkü terörün yaşandığı bölgelerde ağalar, şeyhler tarikatlar hakimiyetleri vardı. Kürt halkı bunların zulmü altında yaşamaktaydı. 

2- ŞİMDİKİ ZAMANA GELİŞ... 
"Boş Herif Şerif Paşa"
nın kurduğu teşkilat daha sonraları Kürt Tealiciler Kürt devleti siyasetine "sokulmuşlardır". Arkalarında emperyalist siyaset vardır. Yani "Cumhuriyet'in 80 yılı Kürt sorunu" sözü palavradır. Tarihi kasıtlı olarak çarpıtmaktır. 

Mustafa Kemal Paşa Atatürk'
ün Mondros'tan sonra emperyalizme karşı başlattığı Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali döneminde buna katılan ve kendilerine Kürt diyen vatandaşlarımız olmuştur. Ancak, Kürt Tealiciler zamanın emperyalist işgalci devletleri ile işbirliği yapmış, işbirlikçi Sadrazam Damat Ferit'in yanında da yer almışlardır. 

3- ŞEYH SAİT AYAKLANDIRMASI... 
Önceki gün Diyarbakır'da Şeyh Sait posterleri, emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütünün posterleri ardından sokaklara asılmıştır. 
Bununla beraber Şeyh Sait, tarih çarpıtılarak başka türlü gösterilmek istenmektedir. Cumhuriyet'in ilk dönemlerindeki bölücü Kürtçü ayaklanmaların ardında zamanın emperyalist devletlerinden İngiltere istihbaratının rolü vardır. Mesela Nasturi ayaklandırması sırasında Irak'ın Kuzeyi'nden havalanan İngizliz savaş uçakları ayaklanmayı bastıran Türk askeri üzerine saldırmışlar. Ankara'nın tepkisi ile geri çekilmişlerdir. 

4- SEYYİT ABDÜLKADİR... 
Şeyh Sait bir koyun ticcarı idi. 
Zamanın Nakşibendi tarikatına mensuptu. Şeyh Sait'in ipleri ise Seyyit Abdülkadir'in elindeydi. Seyyit Abdülkadir de ileri gelen Nakşibendi Tarikatı şeyhi idi. Seyyit Abdülkadir Kürt Teali Cemiyeti'nin önde gelen isimlerinden olmuştur. Mondros sonrası zamanın ABD İstanbul Konsolosu ile Kürt devleti pazarlığı yapmıştır. 

5- ROMANYA'DA HÜKÜMET... 
İngilizlerin Şeyh Sait ayaklandırması 
öncesinde Seyyit Abdülkadir taraftarları Romanya'da "sürgünde Kürt hükümeti" kurmaya teşebbüs etmişlerdir. 

Şeyh Sait ayaklandırması öncesinde 
zamanın İngiltere Şark Masası Şeyh Sait ile temasa geçerek ona Kürt devleti vaad etmişlerdir. Bugünkü İskenderun Limanı'da ona dahil edilmiştir. Şeyh Sait ayaklanmaya başladığında bir elinde Kürdistan haritası öteki elinde milletin kutsal din duygularını istismar eden söylemler vardı. Zamanın emperyalizmi her iki kartı birden oyun masasına sürmüştür. 

6- KATLİAM VE YAĞMA... 
Şeyh Sait ayaklanması 
ile başlarda altı vilayet işgal edilmiş ve talan hareketleri yaşanmıştır. Ayaklanmacılar pusuya düşürdükleri askerleri de şehit etmişlerdir. Sonuçta Cumhuriyet orduları bu ayaklanma ve yağma hareketini bastırmışlardır. Şimdiki zamanda bu tarihsel olaylar sanki inkar edilir gibidir. Şeyh Sait sanki bir kahramandır. 

7- ŞEYH SAİT VE PKK... 

Şimdi dikkat: Emperyalizmle işbirliği yapan Kürt Tealiciler Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali sırasında Doğu'da iki ayaklanma çıkartarak Yedi Düvel emperyalist devletlerle savaşan Türk Ordusu'nu arkadan vurmuşlardır. Ama o ayaklanmalar da Türk Ordusu tarafından bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Nasturi gibi ayaklanmacıların arkasında zamanın emperyalizmi vardır. Şimdiki PKK terör örgütünün arkasında da şimdiki zaman bazı emperyalist devletler bulunmaktadır. Hemen ilave edelim ki, Şeyh Sait ayaklandırması sırasında bazı aşiretler Cumhuriyet Türk Ordusu yanında yer almışlardı. 

8- DİYARBAKIR SOKAKLARI... 
Emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütü başının terörün yoğun olduğu yerlerde posterleri asılırken, şimdi de Şeyh Sait posterleri asılmaktadır. 
O bölgelerde yaşayan halka Şeyh Sait, tarih de çarpıtılarak sanki bir kahraman gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Şayh Sait emperyalist siyasetin masaya koymak istediği Kürtçülük kantının arasındaydı. Emperyalizmin bölgesel siyaseti bunu gerektirmişti. Şimdiki zamanda, yine emperyalizm Kürtçülüğü kartını ortaya çıkarmıştır. Bunun ardında yine bölgesel siyasetler vardır. Irak'ın Kuzeyi'ndeki yapılandırma o siyasetin parçasıdır. 

9- 80 YIL... 
Ayrılıkçı siyasal Kürtçü hareket durup durup Cumhuriyet'in 80 yılı ve kendi tabirleri ile Kürt sorunu sözünü yan yana koymaktadırlar. Peki, Boş Herif denilen Şerif Paşa'nın daha Osmanlı İmparatorluğu döneminde şimdi çoook gerilerde kalmış olan Tanzimat-ı Hayriye sonrasında İsviçre'de zamanın emperyalist devletlerinin ön ayak olması ile kurduğu ilk ayrılıkçı Kürtçülük hareketine ne demelidir? 
Şimdiki zaman tarihi çarpıtmak ve milleti yanılgılar içinde bırakmak zaman dilimini de kapsamaktadır. 

(Belgeler: Bak: Taylan Sorgun 
1- Devlet Kavgası İttihat ve Terakki 
2- Halil Paşa 
3- Türklerin İşkence Altında Bir Yılı 
4- İmparatorluktan Cumhuriyete Belgesel kitapları. Belgeler. O dönemleri yaşayanların birebir bana anlattıkları).
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Şeyh Sait Ayaklandırması Arka Planı - 80 Yıl Suçlaması Palavrası - Tarihsel Süreç... 


Zamanın emperyalizmin, 1. Şark Meselesi, kapitülasyonlarla emperyalist devletlere verilen siyasi, iktisadi, adli imtiyazlar. Ardından borçlanmaların getirdiği Düyun-u Umumiye İdaresi. Yani Osmanlı İmparatorluğu Devleti'nin bütün maliyesine yabancıların el koymaları. Ardından, 1. Şark Meslesi dahilinde çıkartılan 1. Dünya Savaşı. Ardından 30 Ekim 1918 Mondros Teslimiyet Anlaşması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve tarih sahnesinden çekilişi. 

1- ETNİK SİYASET VE KÜRTÇÜLÜK... 

Bu süreçler içinde emperyalizmin etnik siyaseti ve kışkırtmaları aynı süreç içinde siyasal Kürtçülük kartını zamanın emperyalizmini kullanmaya başlamış. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde ilk siyasi Kürtçülük hareketi Tanzimat-ı Hayriye ile başlamıştı. O süreç sırasında "kafasızlığından boş Herif denilen Stokholm Şerifi Kürt Şerif Paşa" İsviçre'de ilk Kürtçülük teşkilatını kurmuştur. O sırada bugünkü terörün yaşandığı bölgelerde ağalar, şeyhler tarikatlar hakimiyetleri vardı. Kürt halkı bunların zulmü altında yaşamaktaydı. 

2- ŞİMDİKİ ZAMANA GELİŞ... 
"Boş Herif Şerif Paşa"
nın kurduğu teşkilat daha sonraları Kürt Tealiciler Kürt devleti siyasetine "sokulmuşlardır". Arkalarında emperyalist siyaset vardır. Yani "Cumhuriyet'in 80 yılı Kürt sorunu" sözü palavradır. Tarihi kasıtlı olarak çarpıtmaktır. 

Mustafa Kemal Paşa Atatürk'
ün Mondros'tan sonra emperyalizme karşı başlattığı Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali döneminde buna katılan ve kendilerine Kürt diyen vatandaşlarımız olmuştur. Ancak, Kürt Tealiciler zamanın emperyalist işgalci devletleri ile işbirliği yapmış, işbirlikçi Sadrazam Damat Ferit'in yanında da yer almışlardır. 

3- ŞEYH SAİT AYAKLANDIRMASI... 
Önceki gün Diyarbakır'da Şeyh Sait posterleri, emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütünün posterleri ardından sokaklara asılmıştır. 
Bununla beraber Şeyh Sait, tarih çarpıtılarak başka türlü gösterilmek istenmektedir. Cumhuriyet'in ilk dönemlerindeki bölücü Kürtçü ayaklanmaların ardında zamanın emperyalist devletlerinden İngiltere istihbaratının rolü vardır. Mesela Nasturi ayaklandırması sırasında Irak'ın Kuzeyi'nden havalanan İngizliz savaş uçakları ayaklanmayı bastıran Türk askeri üzerine saldırmışlar. Ankara'nın tepkisi ile geri çekilmişlerdir. 

4- SEYYİT ABDÜLKADİR... 
Şeyh Sait bir koyun ticcarı idi. 
Zamanın Nakşibendi tarikatına mensuptu. Şeyh Sait'in ipleri ise Seyyit Abdülkadir'in elindeydi. Seyyit Abdülkadir de ileri gelen Nakşibendi Tarikatı şeyhi idi. Seyyit Abdülkadir Kürt Teali Cemiyeti'nin önde gelen isimlerinden olmuştur. Mondros sonrası zamanın ABD İstanbul Konsolosu ile Kürt devleti pazarlığı yapmıştır. 

5- ROMANYA'DA HÜKÜMET... 
İngilizlerin Şeyh Sait ayaklandırması 
öncesinde Seyyit Abdülkadir taraftarları Romanya'da "sürgünde Kürt hükümeti" kurmaya teşebbüs etmişlerdir. 

Şeyh Sait ayaklandırması öncesinde 
zamanın İngiltere Şark Masası Şeyh Sait ile temasa geçerek ona Kürt devleti vaad etmişlerdir. Bugünkü İskenderun Limanı'da ona dahil edilmiştir. Şeyh Sait ayaklanmaya başladığında bir elinde Kürdistan haritası öteki elinde milletin kutsal din duygularını istismar eden söylemler vardı. Zamanın emperyalizmi her iki kartı birden oyun masasına sürmüştür. 

6- KATLİAM VE YAĞMA... 
Şeyh Sait ayaklanması 
ile başlarda altı vilayet işgal edilmiş ve talan hareketleri yaşanmıştır. Ayaklanmacılar pusuya düşürdükleri askerleri de şehit etmişlerdir. Sonuçta Cumhuriyet orduları bu ayaklanma ve yağma hareketini bastırmışlardır. Şimdiki zamanda bu tarihsel olaylar sanki inkar edilir gibidir. Şeyh Sait sanki bir kahramandır. 

7- ŞEYH SAİT VE PKK... 

Şimdi dikkat: Emperyalizmle işbirliği yapan Kürt Tealiciler Milli Mücadele ve Anadolu İhtilali sırasında Doğu'da iki ayaklanma çıkartarak Yedi Düvel emperyalist devletlerle savaşan Türk Ordusu'nu arkadan vurmuşlardır. Ama o ayaklanmalar da Türk Ordusu tarafından bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Nasturi gibi ayaklanmacıların arkasında zamanın emperyalizmi vardır. Şimdiki PKK terör örgütünün arkasında da şimdiki zaman bazı emperyalist devletler bulunmaktadır. Hemen ilave edelim ki, Şeyh Sait ayaklandırması sırasında bazı aşiretler Cumhuriyet Türk Ordusu yanında yer almışlardı. 

8- DİYARBAKIR SOKAKLARI... 
Emperyalizmin tetikçisi PKK terör örgütü başının terörün yoğun olduğu yerlerde posterleri asılırken, şimdi de Şeyh Sait posterleri asılmaktadır. 
O bölgelerde yaşayan halka Şeyh Sait, tarih de çarpıtılarak sanki bir kahraman gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Şayh Sait emperyalist siyasetin masaya koymak istediği Kürtçülük kantının arasındaydı. Emperyalizmin bölgesel siyaseti bunu gerektirmişti. Şimdiki zamanda, yine emperyalizm Kürtçülüğü kartını ortaya çıkarmıştır. Bunun ardında yine bölgesel siyasetler vardır. Irak'ın Kuzeyi'ndeki yapılandırma o siyasetin parçasıdır. 

9- 80 YIL... 
Ayrılıkçı siyasal Kürtçü hareket durup durup Cumhuriyet'in 80 yılı ve kendi tabirleri ile Kürt sorunu sözünü yan yana koymaktadırlar. Peki, Boş Herif denilen Şerif Paşa'nın daha Osmanlı İmparatorluğu döneminde şimdi çoook gerilerde kalmış olan Tanzimat-ı Hayriye sonrasında İsviçre'de zamanın emperyalist devletlerinin ön ayak olması ile kurduğu ilk ayrılıkçı Kürtçülük hareketine ne demelidir? 
Şimdiki zaman tarihi çarpıtmak ve milleti yanılgılar içinde bırakmak zaman dilimini de kapsamaktadır. 

(Belgeler: Bak: Taylan Sorgun 
1- Devlet Kavgası İttihat ve Terakki 
2- Halil Paşa 
3- Türklerin İşkence Altında Bir Yılı 
4- İmparatorluktan Cumhuriyete Belgesel kitapları. Belgeler. O dönemleri yaşayanların birebir bana anlattıkları).
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[pasaport ucretlerinde indirim..]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1341</link>
			<pubDate>Sun, 20 Jun 2010 11:12:24 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1341</guid>
			<description><![CDATA[Bakanlar Kurulu tarafından pasaport işlemleri için 2010 yılında uygulanmakta olan maktu harç tutarları yeniden belirlendi. Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yer alan kararda, pasaport defteri için 138 Türk Lirası alınmaya devam edecek. Yeni düzenlemeye göre pasaport süreleriyle ilgili ücretlerde ise yüzde 50'ye yakın bir indirim gerçekleşti.

Daha önce 6 aylık 126 TL olan ücret 65 TL'ye,
1 yıl için 190 TL olan ucret 85 TL,
2 yıl için 304 TL olan ücret 155 tl, 
3 yıl için 304 TL olan ücret 220 TL'ye,
3 yıldan fazla süreler için de 434 TL olan ücret 310 TL'ye indirildi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bakanlar Kurulu tarafından pasaport işlemleri için 2010 yılında uygulanmakta olan maktu harç tutarları yeniden belirlendi. Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yer alan kararda, pasaport defteri için 138 Türk Lirası alınmaya devam edecek. Yeni düzenlemeye göre pasaport süreleriyle ilgili ücretlerde ise yüzde 50'ye yakın bir indirim gerçekleşti.

Daha önce 6 aylık 126 TL olan ücret 65 TL'ye,
1 yıl için 190 TL olan ucret 85 TL,
2 yıl için 304 TL olan ücret 155 tl, 
3 yıl için 304 TL olan ücret 220 TL'ye,
3 yıldan fazla süreler için de 434 TL olan ücret 310 TL'ye indirildi.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türküler dolusu]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1340</link>
			<pubDate>Tue, 15 Jun 2010 16:50:44 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1340</guid>
			<description><![CDATA[Kirazın derisinin altında kiraz 
Narın içinde nar 
Benim yüreğimde boylu boyunca 
Memleketim var 
Canıma ciğerime dek işlemiş 
Canıma ciğerime 
Sapına kadar. 
Elma dalından uzağa düşmez 
Ne yana gitsem nafile. 
Memleketin hali gözümden gitmez 
Binbir yerimden bağlanmışım 
Bundan ötesine aklım ermez. 

Yerliyim yerli olmasına 
ilmik ilmik, damar damar 
Yerliyim. 
Bir dilim Trabzon peyniri 
Bir avuç tiftik 
Bir çimdik çavdar 
Bir tutam şile bezi gibi 
Dişimden tırnağıma kadar 
Ressamım. 
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım 
Taşıma toprağıma toz konduranın 
Alnını karışlarım 
Şairim şair olmasına 
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına 
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum 
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter 
Eğri büğrü , kör topal kabulum 
Şairim 
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası 
Ayak seslerinden tanırım 
Ne zaman bir köy türküsü duysam 
Şairliğimden utanırım 
Şairim 
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum 
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim 
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm 

Hey hey, yine de hey hey 
Salınsın türküler bir uçtan bir uca 
Evelallah hepsinde varım 
Onlar kadar sahici 
Onlar kadar gerçek 
insancasına, erkekçesine 
'Bana bir bardak su' dercesine 
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım. 

Ah bu türküler 
Türkülerimiz 
Ana sütü gibi candan 
Ana sütü gibi temiz 
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla 
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. 
Ah bu türküler, 
Köy türküleri 
Dilimizin tuzu biberi 
Memleket ahvalini onlardan sor 
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i 
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni... 
Ben türkülerden aldım haberi. 

Ah bu türküler, köy türküleri 
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak 
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak 
Dişisi dişi, erkeği erkek 
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara 
Bıçağı bıçak . 
Ah bu türküler köy türküleri 
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi 
Kiminin reyhasından geçilmez 
Kimi zehir, kimi zemberek gibi. 

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarırılır içim 
Kan damlar ucundan, murekkep değil 
işte söz, işte ses, işte biçim: 
'Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar' 
iliklerine kadar işlemiş sızı 
Artık iflah olmaz kavak ağacı 
Bu türkünün yüreğinde sancı var. 

Ah bu türküler, köy türküleri 
Ne düzeni belli, ne yazanı 
Altlarında imza yok ama 
içlerinde yürek var 
Cennet misali sevişen 
Cehennemler gibi dövüşen 
Bir çocuk gibi gülüp 
Mağaralar gibi inleyen 
Nasıl unutur nasıl 
Ömrunde bir kez olsun 
Halk türküsü dinleyen...

 BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kirazın derisinin altında kiraz 
Narın içinde nar 
Benim yüreğimde boylu boyunca 
Memleketim var 
Canıma ciğerime dek işlemiş 
Canıma ciğerime 
Sapına kadar. 
Elma dalından uzağa düşmez 
Ne yana gitsem nafile. 
Memleketin hali gözümden gitmez 
Binbir yerimden bağlanmışım 
Bundan ötesine aklım ermez. 

Yerliyim yerli olmasına 
ilmik ilmik, damar damar 
Yerliyim. 
Bir dilim Trabzon peyniri 
Bir avuç tiftik 
Bir çimdik çavdar 
Bir tutam şile bezi gibi 
Dişimden tırnağıma kadar 
Ressamım. 
Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım 
Taşıma toprağıma toz konduranın 
Alnını karışlarım 
Şairim şair olmasına 
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına 
içerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum 
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter 
Eğri büğrü , kör topal kabulum 
Şairim 
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası 
Ayak seslerinden tanırım 
Ne zaman bir köy türküsü duysam 
Şairliğimden utanırım 
Şairim 
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum 
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim 
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm 

Hey hey, yine de hey hey 
Salınsın türküler bir uçtan bir uca 
Evelallah hepsinde varım 
Onlar kadar sahici 
Onlar kadar gerçek 
insancasına, erkekçesine 
'Bana bir bardak su' dercesine 
Bir türkü söylemeden gidersem yanarım. 

Ah bu türküler 
Türkülerimiz 
Ana sütü gibi candan 
Ana sütü gibi temiz 
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla 
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz. 
Ah bu türküler, 
Köy türküleri 
Dilimizin tuzu biberi 
Memleket ahvalini onlardan sor 
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i 
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni... 
Ben türkülerden aldım haberi. 

Ah bu türküler, köy türküleri 
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak 
Hilesiz hurdasız, çırılçıplak 
Dişisi dişi, erkeği erkek 
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara 
Bıçağı bıçak . 
Ah bu türküler köy türküleri 
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi 
Kiminin reyhasından geçilmez 
Kimi zehir, kimi zemberek gibi. 

Ah bu türküler, köy türküleri
Olgun bir karpuz gibi yarırılır içim 
Kan damlar ucundan, murekkep değil 
işte söz, işte ses, işte biçim: 
'Uzun kavak gıcım gıcım gıcılar' 
iliklerine kadar işlemiş sızı 
Artık iflah olmaz kavak ağacı 
Bu türkünün yüreğinde sancı var. 

Ah bu türküler, köy türküleri 
Ne düzeni belli, ne yazanı 
Altlarında imza yok ama 
içlerinde yürek var 
Cennet misali sevişen 
Cehennemler gibi dövüşen 
Bir çocuk gibi gülüp 
Mağaralar gibi inleyen 
Nasıl unutur nasıl 
Ömrunde bir kez olsun 
Halk türküsü dinleyen...

 BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bizi takip edin.....]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1339</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 16:41:28 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1339</guid>
			<description><![CDATA[İyi günler, 
Artık sitemizi takip etmeniz daha kolay hale getirdik....Bende dahil olmak üzere bir çoğumuz yoğun bir tempo ve koşuşturma içerisinde yaşıyoruz.Bu sebeple sitemize yeni eklenen konuları göremiyor olabilirsiniz.Size sitemizi getiriyoruz.Yapmanız gereken işlemler son derece kolay. 

İlk olarak ana sitemize giriyorsunuz. 
http://www.hakyolundayiz.net daha sonra sol alanda bulunan Siteyi takip edin başlığı nın altına kullanmakta olduğunuz mail adresinizi yazıyorsunuz ve ekle düğmesini tıklıyorsunuz. 
Nasıl Yapılacak ? 

E-posta adresiniz kesinlikle gizli tutulacak ve korunacaktır. Belirtiğim alana mail adresinizi yazıp ekle düğmesine bastığınızda ufak bir pencere açılacak. Resimde gördüğünüz harfleri kutuya yazın. Complete subscription Request yazısını ( Almanca'sı Anfrage wegen E-Mail Abonnement abschliessen)tıklayın&#8230; 
tıkladıkdan sonra Your request has been accepted! yazısını ekranda çıktığında sayfayı (close window) kapatabilirsiniz&#8230; E-mailinize gelen e-maili onaylamanız gereklidir&#8230; 
E-mailinizi onayladıktan sonra abonelik işlemi başarıyla tamamlanmış olacak ve sitemize eklenen yeni yazılardan haberdar olacaksınız&#8230; 
 
Takıldığınız noktaları bu başlık altında sorabilirsiniz.
Selam ve dua ile....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İyi günler, 
Artık sitemizi takip etmeniz daha kolay hale getirdik....Bende dahil olmak üzere bir çoğumuz yoğun bir tempo ve koşuşturma içerisinde yaşıyoruz.Bu sebeple sitemize yeni eklenen konuları göremiyor olabilirsiniz.Size sitemizi getiriyoruz.Yapmanız gereken işlemler son derece kolay. 

İlk olarak ana sitemize giriyorsunuz. 
http://www.hakyolundayiz.net daha sonra sol alanda bulunan Siteyi takip edin başlığı nın altına kullanmakta olduğunuz mail adresinizi yazıyorsunuz ve ekle düğmesini tıklıyorsunuz. 
Nasıl Yapılacak ? 

E-posta adresiniz kesinlikle gizli tutulacak ve korunacaktır. Belirtiğim alana mail adresinizi yazıp ekle düğmesine bastığınızda ufak bir pencere açılacak. Resimde gördüğünüz harfleri kutuya yazın. Complete subscription Request yazısını ( Almanca'sı Anfrage wegen E-Mail Abonnement abschliessen)tıklayın&#8230; 
tıkladıkdan sonra Your request has been accepted! yazısını ekranda çıktığında sayfayı (close window) kapatabilirsiniz&#8230; E-mailinize gelen e-maili onaylamanız gereklidir&#8230; 
E-mailinizi onayladıktan sonra abonelik işlemi başarıyla tamamlanmış olacak ve sitemize eklenen yeni yazılardan haberdar olacaksınız&#8230; 
 
Takıldığınız noktaları bu başlık altında sorabilirsiniz.
Selam ve dua ile....]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFATI:]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1338</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 16:08:35 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1338</guid>
			<description><![CDATA[Hicretin onuncu yılında Rasülullah (s.a.), 
yüz binden daha fazla müslümanla birlikte Medine'den hacc için hareket etti. Bu 
hacc esnasında Arafat dağı yanında, İslâm'ın anayasası kabul edilen veciz ve 
ölümsüz hutbesini iradetti. Bu hutbesinde, İslâm'ın temel ilke ve kaidelerini 
beyan ederek, insanlar arasında fark gözetmeyen bir eşitlik ilan etti. Şöyle 
diyordu:"Ey nas! Biliniz ki Rabbiniz birdir, 
babanız birdir. Hepiniz Adem'densiniz. Adem de topraktandır. Allah yanında en 
üstününüz, O'ndan en çok korkanınızdır. Arab'ın, Arab olmayana üstünlüğü yoktur; 
üstünlük ancak takva iledir."Kur'ân-ı Kerim'in nüzûlü de Maide sûresinin 
3. ayetindeki, "Bugün size, dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi 
tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim." kavl'i şerifinin nazil olmasıyla 
tamamlanmıştı.Veda Hacc'ının üzerinden henüz üç ay 
geçmemişti ki, Rasülullah (s.a.) ateşli bir hummaya yakalandı. Onun hastalığının 
şiddetlendiğini gören Ensar, Mescidi Nebî'de toplanmışlardı. Fadl b. Abbas ve 
Ali b. Ebi Talib, bu durumu Peygamber Efendimize ulaştırdılar. Bunun üzerine 
Peygamber Efendimiz, Ali, Abbas ve Fadl'a dayanarak Ensarın huzuruna çıktı. Başı 
sarılıydı. Minber'in alt basamağında oturdu, Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle 
hitap etti; "Ey nas! Duydum ki, siz peygamberinizin ölmesinden korkuyormuşsunuz. 
Allah'ın benden önce gönderdiği peygamberlerden ebedî yaşayan biri var mı ki, 
ben sizin içinizde ebedî kalayım? Bilesiniz ki, elbette ben Rabbime kavuşacağım, 
siz de bana ulaşacaksınız. Size, ilk muhacirlere hayırlı davranmanızı vasiyet 
ederim. Bütün muhacirler de birbirlerine karşı hayırlı olsunlar. Allahu Teâlâ 
şöyle buyurur; "Asra (yani peygamberlik çağına, yahut bütün zamana veya ikindi 
namazına) andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak inanıp iyi işler yapanlar, 
birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka" 
(onlar ziyandan kurtulmuşlardır.) Her iş, Allah'ın izniyle, iradesiyle cereyan 
eder. Siz olacak şeylerin sırasını değiştiremezsiniz, Allahu Teâla sizden 
birinizin acelesiyle, acele davranmaz. Allah'ın iznine, iradesine galebe etmeğe 
çalışanlar, en sonu mağlub olurlar. Allah'ı aldatmak isteyenler de muhakkak 
aldanırlar. Nitekim o, şöyle buyurur: "Demek iş başına gelecek olursanız, 
yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız.""Ey nâs! Size Ensar halkına da hayırlı 
olmanızı vasiyet ederim, çünkü onlar sizden önce iman yurdunu hazırlamışlardır. 
Onlara iyi muamele ediniz. Onlar sizi kendi mahsullerine ortak etmediler mi? 
Evlerini sizinle paylaşmadılar, sizi vaktiyle evlerinde ağırlamadılar mı? 
Kendileri ihtiyaç içinde oldukları halde, her hususta sizi nefislerine tercih 
etmediler mi? O halde (ey muhacirler!) sizden biriniz iki adam arasında hakemlik 
yapmak görevine getirilirse Ensarın iyilik edenlerine teveccüh ve ikram etsin, 
fenalık yapanların kusurlarından da vazgeçsin. Biliniz ki, kendinizi onlara 
tercih edemezsiniz. Biliniz ki, ben size karşı çok merhametliyim, yine biliniz 
ki, ben Rabbime kavuşacağım, sizler de bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, 
Kevser havuzunun kenarıdır. Benimle havuz kenarında buluşmak isteyenler 
dillerini gerekli olan şeylerin dışındaki boş şeylerden çeksinler."Rasülullah (s.a.), 13 Rebiülevvel h. 11 (8 
Haziran 632) pazartesi günü ruhunu teslim etti. Risaleti tebliği etmiş, 
kendisine verilen emaneti en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş olarak ömrünün 
63'ünde Rabbimizin rahmetine kavuştu.Rasülullah'ın vefat haberi, müslümanlar 
üzerinde müthiş bir tesir icra etti, öyle ki büyük bir şaşkınlığa düşerek 
peygamberlerin de, diğer insanlar gibi öleceklerini bildiren ayetleri bile 
unuttular. Kılıcını çekip dikilen Ömer b. Hattâb, Rasülullah'ın öldüğünü 
söyleyenleri ölümle tehdit ediyor ve şöyle diyordu: "Münafıklardan bir adam, 
Rasülullah'ın vefat ettiğini zannetmiştir. Hayır vallahi! O ölmedi, lakin 
Musa'nın gittiği gibi, dönmek üzere Rabbine gitti. Vallahi Rasülullah dönecek ve 
öldüğünü söyleyenlerin ellerini kesecektir."Rasülullah'ın vefatını duyan Hz. Ebubekir, 
Mescid'in önüne geldiğinde Ömer hâlâ, halka bir şeyler söylüyordu. O, bunlara 
aldırmaksızın doğruca Rasülullah'ın bulunduğu odaya girdi. Üzerindeki örtüyü 
kaldırarak şöyle dedi: "Babam ve anam yoluna feda olsun ya Rasülellah! Ölümünde 
de, diriyken olduğu gibi ne kadar güzel ve temizsin. Senin ölümünle, hiçbir 
peygamberin ölümüyle kesilmemiş olan peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve 
şerefin o derece büyük, o kadar güzel vasıflara sahibsin ki, tanıtılmak ve 
üzerine ağlanmaktan münezzehsin. Ya Rasülellah! Ölümünle insanlara teselli 
oldun, zira nübüvvet özelliklerinle hususiyet kazanmış olmana rağmen ölüm sana 
da yetişti. Ölümle o derece umumileştin ki, ölümlü olmakta hepimiz seninle eşit 
olduk. Kendin tercih etmemiş olsaydın, ölümün nefislerimize çok zor gelirdi, 
eğer bizi ağlamaktan menetmemiş olsaydın, senin için gözyaşları döker; hatta göz 
pınarlarımızı kuruturduk. Ama, yine de göz yaşımızı tutmağa gücümüz yetmiyor. 
Şiddetli üzüntü ve kederi üzerimizden atamıyoruz. Allah'ım bizden ona selâm 
ulaştır. Ya Muhammed (s.a.)! Rabbinin katında bizi unutma, hatırında kalalım. 
Sekinet ve rahatlık yaratılmamış olsaydı, korku ve üzüntü de yaratılmazdı. 
Allahım, nebine bizden selâm ulaştır, onu aramızda muhafaza et!"Hz. Ebubekir, daha sonra Rasülullah'ın 
naşının başından ayrıldı, dışarı çıkarak halka hikmetli ve anlamlı hutbesini 
irad etti. Bu hutbe müslümanların aklını başına getirdi ve düştükleri hatayı 
hemen anladılar. Hz. Ebubekir şöyle hitap etmişti: "Şehadet ederim ki, Allah 
birdir, O'ndan başka ilah yoktur, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet 
ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve rasülüdür. Yine şehadet ederim ki, Kitap (Kur'an) 
nazil olduğu, din meşru kılındığı, Hadîs iradedildiği, söz söylendiği gibi 
mahfuzdur. Allah, apaçık bir hakikattır," sonra da şöyle dedi: Ey nâs! 
Muhammed'e kulluk eden var idiyse bilsin ki: Muhammed muhakkak ölmüştür; Allah'a 
tapanlara gelince, şüphesiz Allah diridir, ebediyyen bâkidir." Devamla şu 
manadaki ayetleri okudu:"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de 
peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin 
üzerindegeriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde 
geriye dönerse, Allah'a hiç bir ziyan veremez. Allah, şükredenleri 
mükafatlandıracaktır.&#8221; Ve devam etti: "Allahu Teâlâ işini, size vasiyet 
etmiştir, onda ümitsizlik ve sabırsızlığa düşmeyiniz. Şüphesiz Allah, sizin 
yanınızdaki ve kendi yanındaki şeyleri Nebisi için seçmiştir. Onu, yarlığamasına 
çekip almış, Kitabını ve nebisinin sünnetini sizde bırakmıştır. Bu ikisine 
sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Ey iman edenler! Allah 
için hakkı ayakta tutan kimseler olunuz. Şeytan, Peygamberimizin ölümü sebebiyle 
sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanı aciz bırakacağınız şeyde, ondan 
acele davranınız. Size ulaşmasına fırsat vermeyiniz."Malik b. Enes'in şöyle dediği rivayet 
edilir: "Bana ulaştığına göre Rasülullah (s.a.), pazartesi günü vefat etmiş, 
salı günü defnedilmiştir. Müslümanlar, cenaze namazını gurublar halinde, imamsız 
olarak kılmışlardır." Sahabe-i Kiram, Rasülullah'ın nereye defnedileceği 
hususunda ihtilafa düşmüşler, bazıları doğum yeri olan Mekke'ye, bazıları 
ashabının yanına Cennetü'l-Baki' kabristanına bazıları da kendi mescidine 
gömülmesini teklif etmişlerdi. Bu esnada söz alan Hz. Ebubekir, Peygamber 
Efendimizin "Hiçbir peygamber, vefat ettiği yerin dışında bir mahalde 
defnedilmemiştir." mealindeki hadisini rivayet ederek, bu ihtilâfın ortadan 
kalkmasını sağladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hicretin onuncu yılında Rasülullah (s.a.), 
yüz binden daha fazla müslümanla birlikte Medine'den hacc için hareket etti. Bu 
hacc esnasında Arafat dağı yanında, İslâm'ın anayasası kabul edilen veciz ve 
ölümsüz hutbesini iradetti. Bu hutbesinde, İslâm'ın temel ilke ve kaidelerini 
beyan ederek, insanlar arasında fark gözetmeyen bir eşitlik ilan etti. Şöyle 
diyordu:"Ey nas! Biliniz ki Rabbiniz birdir, 
babanız birdir. Hepiniz Adem'densiniz. Adem de topraktandır. Allah yanında en 
üstününüz, O'ndan en çok korkanınızdır. Arab'ın, Arab olmayana üstünlüğü yoktur; 
üstünlük ancak takva iledir."Kur'ân-ı Kerim'in nüzûlü de Maide sûresinin 
3. ayetindeki, "Bugün size, dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi 
tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim." kavl'i şerifinin nazil olmasıyla 
tamamlanmıştı.Veda Hacc'ının üzerinden henüz üç ay 
geçmemişti ki, Rasülullah (s.a.) ateşli bir hummaya yakalandı. Onun hastalığının 
şiddetlendiğini gören Ensar, Mescidi Nebî'de toplanmışlardı. Fadl b. Abbas ve 
Ali b. Ebi Talib, bu durumu Peygamber Efendimize ulaştırdılar. Bunun üzerine 
Peygamber Efendimiz, Ali, Abbas ve Fadl'a dayanarak Ensarın huzuruna çıktı. Başı 
sarılıydı. Minber'in alt basamağında oturdu, Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle 
hitap etti; "Ey nas! Duydum ki, siz peygamberinizin ölmesinden korkuyormuşsunuz. 
Allah'ın benden önce gönderdiği peygamberlerden ebedî yaşayan biri var mı ki, 
ben sizin içinizde ebedî kalayım? Bilesiniz ki, elbette ben Rabbime kavuşacağım, 
siz de bana ulaşacaksınız. Size, ilk muhacirlere hayırlı davranmanızı vasiyet 
ederim. Bütün muhacirler de birbirlerine karşı hayırlı olsunlar. Allahu Teâlâ 
şöyle buyurur; "Asra (yani peygamberlik çağına, yahut bütün zamana veya ikindi 
namazına) andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak inanıp iyi işler yapanlar, 
birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka" 
(onlar ziyandan kurtulmuşlardır.) Her iş, Allah'ın izniyle, iradesiyle cereyan 
eder. Siz olacak şeylerin sırasını değiştiremezsiniz, Allahu Teâla sizden 
birinizin acelesiyle, acele davranmaz. Allah'ın iznine, iradesine galebe etmeğe 
çalışanlar, en sonu mağlub olurlar. Allah'ı aldatmak isteyenler de muhakkak 
aldanırlar. Nitekim o, şöyle buyurur: "Demek iş başına gelecek olursanız, 
yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız.""Ey nâs! Size Ensar halkına da hayırlı 
olmanızı vasiyet ederim, çünkü onlar sizden önce iman yurdunu hazırlamışlardır. 
Onlara iyi muamele ediniz. Onlar sizi kendi mahsullerine ortak etmediler mi? 
Evlerini sizinle paylaşmadılar, sizi vaktiyle evlerinde ağırlamadılar mı? 
Kendileri ihtiyaç içinde oldukları halde, her hususta sizi nefislerine tercih 
etmediler mi? O halde (ey muhacirler!) sizden biriniz iki adam arasında hakemlik 
yapmak görevine getirilirse Ensarın iyilik edenlerine teveccüh ve ikram etsin, 
fenalık yapanların kusurlarından da vazgeçsin. Biliniz ki, kendinizi onlara 
tercih edemezsiniz. Biliniz ki, ben size karşı çok merhametliyim, yine biliniz 
ki, ben Rabbime kavuşacağım, sizler de bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, 
Kevser havuzunun kenarıdır. Benimle havuz kenarında buluşmak isteyenler 
dillerini gerekli olan şeylerin dışındaki boş şeylerden çeksinler."Rasülullah (s.a.), 13 Rebiülevvel h. 11 (8 
Haziran 632) pazartesi günü ruhunu teslim etti. Risaleti tebliği etmiş, 
kendisine verilen emaneti en mükemmel bir şekilde yerine getirmiş olarak ömrünün 
63'ünde Rabbimizin rahmetine kavuştu.Rasülullah'ın vefat haberi, müslümanlar 
üzerinde müthiş bir tesir icra etti, öyle ki büyük bir şaşkınlığa düşerek 
peygamberlerin de, diğer insanlar gibi öleceklerini bildiren ayetleri bile 
unuttular. Kılıcını çekip dikilen Ömer b. Hattâb, Rasülullah'ın öldüğünü 
söyleyenleri ölümle tehdit ediyor ve şöyle diyordu: "Münafıklardan bir adam, 
Rasülullah'ın vefat ettiğini zannetmiştir. Hayır vallahi! O ölmedi, lakin 
Musa'nın gittiği gibi, dönmek üzere Rabbine gitti. Vallahi Rasülullah dönecek ve 
öldüğünü söyleyenlerin ellerini kesecektir."Rasülullah'ın vefatını duyan Hz. Ebubekir, 
Mescid'in önüne geldiğinde Ömer hâlâ, halka bir şeyler söylüyordu. O, bunlara 
aldırmaksızın doğruca Rasülullah'ın bulunduğu odaya girdi. Üzerindeki örtüyü 
kaldırarak şöyle dedi: "Babam ve anam yoluna feda olsun ya Rasülellah! Ölümünde 
de, diriyken olduğu gibi ne kadar güzel ve temizsin. Senin ölümünle, hiçbir 
peygamberin ölümüyle kesilmemiş olan peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve 
şerefin o derece büyük, o kadar güzel vasıflara sahibsin ki, tanıtılmak ve 
üzerine ağlanmaktan münezzehsin. Ya Rasülellah! Ölümünle insanlara teselli 
oldun, zira nübüvvet özelliklerinle hususiyet kazanmış olmana rağmen ölüm sana 
da yetişti. Ölümle o derece umumileştin ki, ölümlü olmakta hepimiz seninle eşit 
olduk. Kendin tercih etmemiş olsaydın, ölümün nefislerimize çok zor gelirdi, 
eğer bizi ağlamaktan menetmemiş olsaydın, senin için gözyaşları döker; hatta göz 
pınarlarımızı kuruturduk. Ama, yine de göz yaşımızı tutmağa gücümüz yetmiyor. 
Şiddetli üzüntü ve kederi üzerimizden atamıyoruz. Allah'ım bizden ona selâm 
ulaştır. Ya Muhammed (s.a.)! Rabbinin katında bizi unutma, hatırında kalalım. 
Sekinet ve rahatlık yaratılmamış olsaydı, korku ve üzüntü de yaratılmazdı. 
Allahım, nebine bizden selâm ulaştır, onu aramızda muhafaza et!"Hz. Ebubekir, daha sonra Rasülullah'ın 
naşının başından ayrıldı, dışarı çıkarak halka hikmetli ve anlamlı hutbesini 
irad etti. Bu hutbe müslümanların aklını başına getirdi ve düştükleri hatayı 
hemen anladılar. Hz. Ebubekir şöyle hitap etmişti: "Şehadet ederim ki, Allah 
birdir, O'ndan başka ilah yoktur, O'nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet 
ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve rasülüdür. Yine şehadet ederim ki, Kitap (Kur'an) 
nazil olduğu, din meşru kılındığı, Hadîs iradedildiği, söz söylendiği gibi 
mahfuzdur. Allah, apaçık bir hakikattır," sonra da şöyle dedi: Ey nâs! 
Muhammed'e kulluk eden var idiyse bilsin ki: Muhammed muhakkak ölmüştür; Allah'a 
tapanlara gelince, şüphesiz Allah diridir, ebediyyen bâkidir." Devamla şu 
manadaki ayetleri okudu:"Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de 
peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin 
üzerindegeriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde 
geriye dönerse, Allah'a hiç bir ziyan veremez. Allah, şükredenleri 
mükafatlandıracaktır.&#8221; Ve devam etti: "Allahu Teâlâ işini, size vasiyet 
etmiştir, onda ümitsizlik ve sabırsızlığa düşmeyiniz. Şüphesiz Allah, sizin 
yanınızdaki ve kendi yanındaki şeyleri Nebisi için seçmiştir. Onu, yarlığamasına 
çekip almış, Kitabını ve nebisinin sünnetini sizde bırakmıştır. Bu ikisine 
sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Ey iman edenler! Allah 
için hakkı ayakta tutan kimseler olunuz. Şeytan, Peygamberimizin ölümü sebebiyle 
sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanı aciz bırakacağınız şeyde, ondan 
acele davranınız. Size ulaşmasına fırsat vermeyiniz."Malik b. Enes'in şöyle dediği rivayet 
edilir: "Bana ulaştığına göre Rasülullah (s.a.), pazartesi günü vefat etmiş, 
salı günü defnedilmiştir. Müslümanlar, cenaze namazını gurublar halinde, imamsız 
olarak kılmışlardır." Sahabe-i Kiram, Rasülullah'ın nereye defnedileceği 
hususunda ihtilafa düşmüşler, bazıları doğum yeri olan Mekke'ye, bazıları 
ashabının yanına Cennetü'l-Baki' kabristanına bazıları da kendi mescidine 
gömülmesini teklif etmişlerdi. Bu esnada söz alan Hz. Ebubekir, Peygamber 
Efendimizin "Hiçbir peygamber, vefat ettiği yerin dışında bir mahalde 
defnedilmemiştir." mealindeki hadisini rivayet ederek, bu ihtilâfın ortadan 
kalkmasını sağladı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Regaib Nedir?]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1337</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 16:05:18 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1337</guid>
			<description><![CDATA[Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur. 
Receb'in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar&#93; yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. 
 
Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur'an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir. 
Peygamberimiz (a.s.m)' ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var. 
Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir. 
Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor. 
Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek. 
Şa'ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir. 
Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler: 
Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır . 
Ayrıca, "Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber'in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: " 
Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler: 
- Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye&#93; 
- Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb'in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne&#93; 
- Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala&#93; 
- Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir&#93; 
- "Receb-i Şerîf'in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.? buyuruyorlar. (Camiu-s sağir) 
- İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: "Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O'nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O'nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.? buyurmuştur. (Müslim) 
- Muhakkak zaman, Allah'ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye'l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9) 
- "Recep ayı Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, 1/423) 
- Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259) 
- Receb'in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.&#93; [Saadet-i Ebediyye&#93; 
- Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş günahların affoldu? der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî&#93; 
- Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip "Ya Rabbi onu mağfiret et? derler. [Ebû Muhammed&#93; 
- Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, "Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.? buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, "Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.? buyururdu. (Tirmizî) 
- Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. 
Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır: 
"Kâbe'yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, "Sen kimsin, durumun ne böyle?? dedim. O kimse dedi ki: 
"Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan'ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, "Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar? dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. 
Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, "Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah'a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim? dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe'ye giderek, "Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!? diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, "Baba bedduasına uğramış kişi? derdi.? 
Hz. Hüseyin, "Baban bu hâline ne dedi?? buyurdu. O genç, "Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.? diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb'de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor. 
Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur'da Geçen İfadeler: 
Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan "Cevşen-ül Kebir" isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158) 
"Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib'inizi tebrik, hem Safranbolu'lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz." (Emirdağ L. - 1: 166) 
Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147) 
"Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi'racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz." (Emirdağ L.-2: 121) 
Birinci Sualiniz: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır? 
Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani "gıyaben ona dua etmek"; hem hadîste ve Kur'anda gelen me'sur dualarla dua etmek. Meselâ: 
Allahumme inni es'elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret
Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.
gibi câmi' dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu' ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki'-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem *****'ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat) 
Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz? 
1. Kur'an-ı Kerim okuyarak, 
2. Peygamberimiz ( a.s.m)'ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak, 
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek, 
4. Allah rızası için namaz kılarak, 
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak, 
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek, 
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak, 
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek, 
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek, 
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek, 
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz
Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır? 
Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek'attir. Bu namazın kılınışı şöyledir: 
Her rek'atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek'atta bir selam verilerek 12 rek'at tamamlanır. On ikinci rek'at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere " Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi? denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere " subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi? denir. 
Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere "Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta'lemü? dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere " subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi? dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555) 
Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.
 
 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur. 
Receb'in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. 
 
Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur'an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir. 
Peygamberimiz (a.s.m)' ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var. 
Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir. 
Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor. 
Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek. 
Şa'ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir. 
Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler: 
Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır . 
Ayrıca, "Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber'in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: " 
Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler: 
- Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye] 
- Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb'in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne] 
- Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala] 
- Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir] 
- "Receb-i Şerîf'in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.? buyuruyorlar. (Camiu-s sağir) 
- İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: "Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O'nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O'nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.? buyurmuştur. (Müslim) 
- Muhakkak zaman, Allah'ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye'l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9) 
- "Recep ayı Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, 1/423) 
- Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259) 
- Receb'in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye] 
- Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, "Geçmiş günahların affoldu? der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî] 
- Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip "Ya Rabbi onu mağfiret et? derler. [Ebû Muhammed] 
- Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, "Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.? buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, "Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.? buyururdu. (Tirmizî) 
- Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. 
Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır: 
"Kâbe'yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, "Sen kimsin, durumun ne böyle?? dedim. O kimse dedi ki: 
"Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan'ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, "Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar? dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. 
Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, "Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah'a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim? dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe'ye giderek, "Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!? diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, "Baba bedduasına uğramış kişi? derdi.? 
Hz. Hüseyin, "Baban bu hâline ne dedi?? buyurdu. O genç, "Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.? diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb'de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor. 
Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur'da Geçen İfadeler: 
Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan "Cevşen-ül Kebir" isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158) 
"Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib'inizi tebrik, hem Safranbolu'lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz." (Emirdağ L. - 1: 166) 
Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147) 
"Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi'racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz." (Emirdağ L.-2: 121) 
Birinci Sualiniz: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır? 
Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani "gıyaben ona dua etmek"; hem hadîste ve Kur'anda gelen me'sur dualarla dua etmek. Meselâ: 
Allahumme inni es'elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret
Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.
gibi câmi' dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu' ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki'-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem *****'ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat) 
Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz? 
1. Kur'an-ı Kerim okuyarak, 
2. Peygamberimiz ( a.s.m)'ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak, 
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek, 
4. Allah rızası için namaz kılarak, 
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak, 
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek, 
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak, 
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek, 
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek, 
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek, 
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz
Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır? 
Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek'attir. Bu namazın kılınışı şöyledir: 
Her rek'atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek'atta bir selam verilerek 12 rek'at tamamlanır. On ikinci rek'at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere " Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi? denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere " subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi? denir. 
Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere "Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta'lemü? dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere " subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi? dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555) 
Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.
 
 
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yolcu]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1336</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 16:03:36 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1336</guid>
			<description><![CDATA[Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

-"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;

-"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

-"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

"Ben de öyle, yavrum" ..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

-"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;

-"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

-"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

"Ben de öyle, yavrum" ..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Namazı Doğru Kılmak]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1335</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 16:00:51 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1335</guid>
			<description><![CDATA[Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, İslam ı yeni öğrenmiş bedevi bir zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı. 

Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve. 
- Dön namazını tekrar kıl, buyurdu. 
O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.), 
- Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu. 
Bu hal üç defa tekerrür edince o zat: 
- Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi. 
Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.): 
- Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, İslam ı yeni öğrenmiş bedevi bir zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı. 

Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve. 
- Dön namazını tekrar kıl, buyurdu. 
O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.), 
- Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu. 
Bu hal üç defa tekerrür edince o zat: 
- Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi. 
Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.): 
- Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[3 aylar yarın başlıyor]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1334</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 15:59:19 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1334</guid>
			<description><![CDATA[Müslüman halkımız tarafından "Üç Aylar" olarak isimlendirilen, yeni bir mânevî mevsime girmiş bulunuyoruz. Sarsılan rûhî dünyamızı onaracağımız, kalbî seviye kazanacağımız, hayatımızı yeniden gözden geçirmemize vesîle olacak mânevî bir iklime yeniden kavuştuk. Oruçla, tövbeyle, namazla, Kur'ân'la, hayır-hasenâtla dolu dolu geçirilecek bir dönem... Bu aylarda birbirinden kıymetli geceler var: Regâib, Mîrâc, Berâat, Kadir geceleri... Gök kapılarının açıldığı, duâların kabul edildiği, istiğfâr ve tövbelerle günahların bağışlandığı, gözyaşlarıyla kötü kaderin değiştirildiği geceler, günler... 

Üç Aylar: Receb, Şaban, Ramazan... 

Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Receb Allah Teâlâ'nın, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." "Receb ayının, diğer aylar üzerine fazileti, Kur'ân-ı Kerîm'in diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir. Şaban ayının diğer aylara nispetle fazileti, benim, diğer peygamberlere olan üstünlüğüm gibidir, Ramazan'ın diğer aylara göre fazileti ise, Allâh Teâlâ'nın, mahlûkâtı üzerine yüceliği gibidir." buyurmuştur. Oruç, Recep ve Şaban'da nafile, Ramazan'da farz olarak bu aylarda yapılacak ibadetlerin ağırlık merkezini teşkil etmektedir. 

Receb Ayı: Rasûlüllâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Receb ayına kavuşunca şöyle duâda bulunurdu: "Allâhümme bârik lenâ fi Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân: Yâ Rabbi! Receb ve Şabanı bize mübarek eyle, bizi Ramazan'a kavuştur." 

Sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu ayda oruç tutmamızı, fakir fukaranın dertleriyle diğer zamanlardan daha fazla ilgilenmemizi, hayırlar yapmamızı tavsiye etmiş, böyle yapıldığında büyük ecre nâil olunacağını müjdelemiştir. 

Regaib Gecesi: Bu ayın ilk Cuma gecesi, mübarek Regâib gecesidir(25/06/09). Bazı âlimlerin açıklamalarına göre, Peygamber Efendimiz bu gece pek çok rûhânî ahvâl ve ikrâma kavuşmuş olmakla, yüce Allâh'a şükür için on iki rekat namaz kılmıştır. Bu gece, duâların kabul edildiği müjdelenen sayılı gecelerdendir. 

Mirac Gecesi: Receb ayının 27. gecesi de mübarek Mirac gecesidir. İsrâ ve Mirac hâdisesinin vukû bulduğu bu gecede 12 rekat nafile namaz kılınması müstahsen (güzel, iyi, hayırlı) kabul edilmiştir. Her rekatında, Fatiha ile bir sûre okuyarak, 2 rekatta bir selam vermeli, namaz tamamlandıktan sonra, 100 defa "Subhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber" demeli, sonra 100 defa "Estağfirullâh, el-Azîm", sonra yine 100 defa "Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed" diyerek, Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm okumalıdır. Gündüzünde de oruçlu bulunmaya gayret etmeli. 

Yapılacak her amelin, duânın kabulünü rabbimizden niyaz ediyoruz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Müslüman halkımız tarafından "Üç Aylar" olarak isimlendirilen, yeni bir mânevî mevsime girmiş bulunuyoruz. Sarsılan rûhî dünyamızı onaracağımız, kalbî seviye kazanacağımız, hayatımızı yeniden gözden geçirmemize vesîle olacak mânevî bir iklime yeniden kavuştuk. Oruçla, tövbeyle, namazla, Kur'ân'la, hayır-hasenâtla dolu dolu geçirilecek bir dönem... Bu aylarda birbirinden kıymetli geceler var: Regâib, Mîrâc, Berâat, Kadir geceleri... Gök kapılarının açıldığı, duâların kabul edildiği, istiğfâr ve tövbelerle günahların bağışlandığı, gözyaşlarıyla kötü kaderin değiştirildiği geceler, günler... 

Üç Aylar: Receb, Şaban, Ramazan... 

Resûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, "Receb Allah Teâlâ'nın, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." "Receb ayının, diğer aylar üzerine fazileti, Kur'ân-ı Kerîm'in diğer sözlere olan üstünlüğü gibidir. Şaban ayının diğer aylara nispetle fazileti, benim, diğer peygamberlere olan üstünlüğüm gibidir, Ramazan'ın diğer aylara göre fazileti ise, Allâh Teâlâ'nın, mahlûkâtı üzerine yüceliği gibidir." buyurmuştur. Oruç, Recep ve Şaban'da nafile, Ramazan'da farz olarak bu aylarda yapılacak ibadetlerin ağırlık merkezini teşkil etmektedir. 

Receb Ayı: Rasûlüllâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Receb ayına kavuşunca şöyle duâda bulunurdu: "Allâhümme bârik lenâ fi Recebe ve Şa'bân ve belliğnâ Ramazân: Yâ Rabbi! Receb ve Şabanı bize mübarek eyle, bizi Ramazan'a kavuştur." 

Sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu ayda oruç tutmamızı, fakir fukaranın dertleriyle diğer zamanlardan daha fazla ilgilenmemizi, hayırlar yapmamızı tavsiye etmiş, böyle yapıldığında büyük ecre nâil olunacağını müjdelemiştir. 

Regaib Gecesi: Bu ayın ilk Cuma gecesi, mübarek Regâib gecesidir(25/06/09). Bazı âlimlerin açıklamalarına göre, Peygamber Efendimiz bu gece pek çok rûhânî ahvâl ve ikrâma kavuşmuş olmakla, yüce Allâh'a şükür için on iki rekat namaz kılmıştır. Bu gece, duâların kabul edildiği müjdelenen sayılı gecelerdendir. 

Mirac Gecesi: Receb ayının 27. gecesi de mübarek Mirac gecesidir. İsrâ ve Mirac hâdisesinin vukû bulduğu bu gecede 12 rekat nafile namaz kılınması müstahsen (güzel, iyi, hayırlı) kabul edilmiştir. Her rekatında, Fatiha ile bir sûre okuyarak, 2 rekatta bir selam vermeli, namaz tamamlandıktan sonra, 100 defa "Subhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber" demeli, sonra 100 defa "Estağfirullâh, el-Azîm", sonra yine 100 defa "Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed" diyerek, Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm okumalıdır. Gündüzünde de oruçlu bulunmaya gayret etmeli. 

Yapılacak her amelin, duânın kabulünü rabbimizden niyaz ediyoruz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[fethullah gülen´den gazze yorumu.]]></title>
			<link>http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1333</link>
			<pubDate>Fri, 04 Jun 2010 04:41:04 -0500</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.hakyolundayiz.net/showthread.php?tid=1333</guid>
			<description><![CDATA[Fethullah Gülen, Murdoch'un Türkiye'yi günlerdir yerden yere vuran Wall Street Journal gazetesine Gazze ile ilgili Pensilvanya'dan röportaj verdi, yardım filosunu eleştirdi! 

gazetevatan.com 

Fethullah Gülen, İsrail konusunda Türkiye'yi günlerdir yerden yere vuran Wall Street Journal gazetesine Gazze yardım filosuyla ilgili röportaj verdi.
Yardım filosunu sert şekilde eleştiren Gülen, "Organizatörlerin İsrail ile yardımın gönderilmesi konusunda uzlaşmaması otoriteye başkaldırıdır. İzin alınmalıydı" dedi. Gülen, uzun bir adaradan sonra ilk kez fotoğraflarının çekilmesine de izin verdi.

OTORİTEYE BAŞKALDIRI ANLAMINA GELİR!

İşte Gülen'in Amerikan gazetesine verdiği röportajdan çok tartışılacak sözleri:
"Haberlerde izlediğim şey çok çirkindi. Organizatörlerin İsrail ile yardımın gönderilmesi konusunda uzlaşmaması otoriteye başkaldırı anlamına gelir ve çok meyve veren sonuçları olmayacaktır. Ben İHH'nın ismini yeni duydum.Bu grubun politize olup olmadığını söylemek zor."
Bizim hareketimizden birileri Gazze'ye yardım göndermek istediğinde mutlaka İsrail'in iznini almaları gerektiğini söylüyorum. En iyisi bu işin sorumlusunun kim olduğunu tespit etmek görevini birleşmiş milletler'e bırakmak.."

F 16 FOTOĞRAFI

WSJ Gülen'in evinde bir Türkiye haritası, Boğaz üzerinde uçan bir F16 jeti ve Kuran'dan ayetler bulunduğunu, kendisini bir apolitik öğretmen olarak tanımladığını yazdı. Gülen, "Ben kendimi takipçileri olan birisi olarak görmüyorum" dedi. Türk polisinin yüzde 70'inin Gülenci olduğu iddiasına ise, "Böyle bir iddiayı ancak insanların zihinlerini okuyarak doğrulayabilirsiniz. Ben bazı resmi görevlileri görevlerine rağmen beni takip etmelerini söyleyecek bir grubunlideri değilim" diye yanıt verdi. Ben hiçbir siyasi hereketle bağlantlı değilim. Ben sade bir Türk vatandaşıyım" dedi. "Ancak yerel siyasetçilere destek vermek İslami gelenekte vardır. Bu hem İslami hem de insani bir görevdir. Amerika'da bazı insanların Türkiye'nin radikalizmin merkesinde olduğunu söylediklerini duyuyorum. ABD'de kurduğumuz yeni federasyon Türkiye'nin gerçeklerini diyalog aracılığıyla açık görüşlü insanlara sunmaktır" diye konuştu. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Fethullah Gülen, Murdoch'un Türkiye'yi günlerdir yerden yere vuran Wall Street Journal gazetesine Gazze ile ilgili Pensilvanya'dan röportaj verdi, yardım filosunu eleştirdi! 

gazetevatan.com 

Fethullah Gülen, İsrail konusunda Türkiye'yi günlerdir yerden yere vuran Wall Street Journal gazetesine Gazze yardım filosuyla ilgili röportaj verdi.
Yardım filosunu sert şekilde eleştiren Gülen, "Organizatörlerin İsrail ile yardımın gönderilmesi konusunda uzlaşmaması otoriteye başkaldırıdır. İzin alınmalıydı" dedi. Gülen, uzun bir adaradan sonra ilk kez fotoğraflarının çekilmesine de izin verdi.

OTORİTEYE BAŞKALDIRI ANLAMINA GELİR!

İşte Gülen'in Amerikan gazetesine verdiği röportajdan çok tartışılacak sözleri:
"Haberlerde izlediğim şey çok çirkindi. Organizatörlerin İsrail ile yardımın gönderilmesi konusunda uzlaşmaması otoriteye başkaldırı anlamına gelir ve çok meyve veren sonuçları olmayacaktır. Ben İHH'nın ismini yeni duydum.Bu grubun politize olup olmadığını söylemek zor."
Bizim hareketimizden birileri Gazze'ye yardım göndermek istediğinde mutlaka İsrail'in iznini almaları gerektiğini söylüyorum. En iyisi bu işin sorumlusunun kim olduğunu tespit etmek görevini birleşmiş milletler'e bırakmak.."

F 16 FOTOĞRAFI

WSJ Gülen'in evinde bir Türkiye haritası, Boğaz üzerinde uçan bir F16 jeti ve Kuran'dan ayetler bulunduğunu, kendisini bir apolitik öğretmen olarak tanımladığını yazdı. Gülen, "Ben kendimi takipçileri olan birisi olarak görmüyorum" dedi. Türk polisinin yüzde 70'inin Gülenci olduğu iddiasına ise, "Böyle bir iddiayı ancak insanların zihinlerini okuyarak doğrulayabilirsiniz. Ben bazı resmi görevlileri görevlerine rağmen beni takip etmelerini söyleyecek bir grubunlideri değilim" diye yanıt verdi. Ben hiçbir siyasi hereketle bağlantlı değilim. Ben sade bir Türk vatandaşıyım" dedi. "Ancak yerel siyasetçilere destek vermek İslami gelenekte vardır. Bu hem İslami hem de insani bir görevdir. Amerika'da bazı insanların Türkiye'nin radikalizmin merkesinde olduğunu söylediklerini duyuyorum. ABD'de kurduğumuz yeni federasyon Türkiye'nin gerçeklerini diyalog aracılığıyla açık görüşlü insanlara sunmaktır" diye konuştu. ]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>